|
AVRUPALI DEVLETLERİN OSMANLI ÜZERİNDEKİ EMELLERİ
Avrupalı devletlerinin Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini gerçekleştirme nedenlerinden başlamanın daha doğru olacağını düşünüyorum.
OSMANLI DEVLETİ’NİN GERİLEMESİ
Batıdan oldukça ileri bir durumda bulunan Osmanlı Devleti’nde yükselme dönemindeki refah ve sükûnet‚Kanuni Sultan Süleyman devrinin sonlarına doğru yerini yavaş yavaş huzursuzluk ve karışıklıklara bırakmaya başlamıştır.
Bu itibarla Osmanlı Devleti’nin çöküş sebepleri arasında tam bir içiçelik söz konusudur. Siyasi ‚ idari‚ askeri ve sosyal alanlarda baş gösteren bozulmalar birbirlerinden ayrı ele alınamayacağı gibi aynı zamanda birbirilerine sebep teşkil ederler.
Coğrafi keşifler ‚ dünya ticaret yollarının değişmesi ‚ Avrupa’daki sosyal ve iktisadi sahalarda meydana gelen gelişmeler‚ Osmanlı Devleti’nde yapısal değişikliklere yol açan ve devleti kökünden sarsan temel etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanayi inkılâbı ‚ Fransız ihtilali ve Avrupa statükosunun belirlenmesi emperyalizme ivme kazandırmış ve Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması yönünde tarihi düşünce ve misyonu alevlendirerek daha sistematik bir hale getirmiştir. Osmanlı Devletinin eski kudretine kavuşmak için gösterdiği gayretlerin de yıkılışı önleyemediği görülecektir.
İdari Yapının Bozulması
Örfü hukukun hakim olduğu ve idari yapının buna göre şekillendiği Osmanlı Devletinde güçlü bir dönemin ardına devlet müesseseleri ‚ çağın faklı gereklerine cevap veremez bir hale gelmiştir. Bunda kendini yenileyememiş geleneksel müesseseler ve devlet erkânının gerekli ve yeterli vasıflardan uzaklaşmış olmaları en önemli amil olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hükümdarlık müessesindeki bu düşüş ‚ devletin diğer bütün müesseselerini doğrudan etkilemiş ‚ yeteneksiz ve ehliyetsi ümera ‚ toplumda huzur ve nizamı sağlamaktan ziyade huzursuzluk kaynağı olmaya başlamıştır.
Devletin en üst tabakasında baş gösteren ve bütün bürokrasiyi etkileyen bozulmaların kısa sürede toplum yapısına yansıması içeride birlik ve beraberlik duygusunu ciddi anlamda zedelemiştir. Bu husus emperyalist devletlerin faaliyetleri için rahat bir zemin hazırlamış ve farklı millet ve kültürlerden mürekkep Osmanlı toplumunun parçalanmasına yol açmıştır.
Devlet idaresindeki bozulmalar en bariz biçimde askeri yapıda kendini göstermiş ve devlet teşkilatlarındaki bozulmaların düzeltilmesi amacıyla yapılmak istenen ıslah çalışmalarına yine bu müesseseden başlanmıştır. 18. yüzyıldan itibaren yapılmaya çalışılan devlet idaresindeki düzenlemeler için artık geç kalındığının da belirtilmesi gerekmektedir. Zira yapılagelen düzenlemeler ‚ çağdaş ve ileri toplumlarda olduğu gibi düzeni getirmeyecek, özellikle dış baskıların da etkisiyle toplumda çatışmalar durulmayacaktır.
Askeri Yapının Bozulması
Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başlaması genellikle 1683 Viyana kuşatmasındaki başarısızlık olarak gösterilir. Osmanlı Devleti’nin ilk askeri teşkilatı yaya ve müsellem kuvvetleri idi. Bu teşkilatın kökeni Selçuklulara kadar gitmektedir. Yay ve müsellemler sefer olmadığı zamanlarda kendilerine tahsisi edilen çiftliklerde ziraatla uğraşırlardı. Bunlar, fetihlerin genişlemesi sefere çıkacak asker ihtiyacına binaen düzenli bir ordu kurulduktan sonra da lağv edilmeyerek geri hizmetler de görev yapmışlardır.
Yeniçeri Ocağı’na asker yetiştirmek amacıyla Acemi Ocağı kurulmuştu. Devşirme sistemi, 16. yüzyıl sonlarına kadar bozulmadan devam edebilmiş, bu tarih suretiyle sistem yavaş yavaş bozulmuştur.
Merkez kuvvetleri oluşturan Kapıkulu ordusunun ( Yeniçeriler) yanında Eyalet kuvvetlerini oluşturan Tımarlı Sipahiler bulunmaktaydı. Esasen devletin zirai, iktisadi ve sosyal yapısı ile askeri teşkilatı ve vergi düzeni Tımar sistemi ile iç içedir. Selçuklulardaki ikta sisteminin geliştirilmiş bir şekli olan Tımar sisteminde dirlikler gelir durularına göre tasnif edilmiştir. Tımarlı sipahiler, dirliğinin bulunduğu yerde oturmak, atını silahını temin etmek ve çağırdığında derhal sefere gitmek mecburiyetinde idiler.
Devletin diğer müesseseleri gibi Tımar sisteminin de zamanla yozlaşması sonucu eyalet kuvvetlerinin oluşturan Tımarlı Sipahi sistemi zamanla bozulmuştur. Dirliklerin parayla alınıp satılması sebebiyle Tımar sahiplerinin zihniyet ve davranışlarında büyük bir değişlik olmuş, israflı yaşama hevesi ve para kazanma hırsı, sipahilere de sirayet etmiştir.
Tımarlı sipahilerin sayılarının azalmasına mukabil, Kapıkullarının sayısı artmış , ümeranın yanlarında kalabalık Sekbanlar , adeta resmi vilayet askerleri olmuşlardır. Artık, 17 yüzyılda Osmanlı ordusunun temeli Tımarlı sipahiler değil, sayıları 90–100 bin arasında olan kapı kulları ve leventler olmuştur. Tımarlı sipahiler Tımar Dirliğini istenemeyerek Kapıkulu olmak istemeleri olayın başka bir cephesini oluştur.
Tımarın bozuluşu, orduyu tamamen ulufeli askerlerden kurmaya zorlamıştır. Tımarlı sipahinin sayısının artırılması düşünülmüşse de başarılamamış ve 17. Yüzyılda ordu Kapıkulları ile Sekban ve Sarıcalılardan kurulu bir ordu haline gelmiştir. Tımarlı sipahilerin yerini tutmuş olan Sekban ve Sarıcalar da Kapıkulları gibi ulufe ile hizmet etmek esasına göre teşkil olunmuştur.
Osmanlıda yeni bir ordu teşkiline çalışıldığı görülür, Sultan III. Selim döneminde bu fikrin kuvvet kazandığı anlaşılmaktadır. 1794’de Nizamı- Cedit’in kurulduğu açıklanmıştır. 1793’ kadarki zaman içinde, nasıl Kapıkulu Ocağı’nın ıslah edilemeyeceği görüşü kabul edilmişse, bunun gibi Tımarların ıslahı da mümkün görülmemiş ve bunlar Nizam-ı Cedit’in ordusunun mali kaynağı sağlama işine bağlanarak tasfiye yoluna gidilmiştir.
19. yüzyılda, Osmanlı ordusu eski savaş gücünü kaybetmiş, disiplinsiz, yeniliklere karşı çıkan kalabalık bir güruh haline gelmiştir. Hatta padişahlarının hayatına kasteden isyanlar yapan Yeniçeri Ocağı, artık kendisinden vazgeçilecek bir unsur haline gelmiştir. Osmanlı donanması da ordunun bozulmasına paralel olarak bozulmuştur. Donamanın Çeşme Limanı’nda Ruslar tarafından yakılası (1770) da gösteriyor ki Osmanlı donanması çok zayıflamıştır ve artık denizler üzerindeki hâkimiyetini kaybetmek üzeredir.
c) İktisadi Yapının Bozulması
Temel yapısı toprağa dayalı olan Osmanlı Devleti’nin sosyal, askeri ve iktisadi yapısı da tabii olarak bunu göre şekillenmiştir. Devlet, toplumun iktisadi ve ticari faaliyetleri ile daha ziyade alacağı vergiler açısından ilgilenirdi. Bunun dışında ticaret, liman ve gümrük vergileri ile savaşlarda elde edilen ganimetler önemli gelir kaynakları sayılırdı. 16. yüzyılda dünyanın mali bakımdan en güçlü devleti olarak görülen Osmanlı Devleti’nde bu tarihlerden sonra diğer müesseselerde olduğu gibi iktisadi çözülme kendini hissettirmeye başlamıştır.
Bu dönemde Avrupalı devletlerde zenginlik anlayışı, toprak sahibi olmak düşüncesinde değerli madenlere sahip olmak düşüncesine dönüşmüştür. Bu düşünce, ticaret yaparak bu değerli kazanan bir tüccarlar zümresinin (burjuvazi) otaya çıkmasını sağlamıştır. Bağımsız milli devletlerin aralarında rekabetin doğması, bunların daha zengin olma arzularını da kamçılamıştır. Ayıca, ticari hayatın gelişmesi değerli madenlere olan ihtiyacı da attırıştır. Avrupa devletlerinde görülen ekonomik atılım devletin siyasi olduğu kadar ekonomik bir bütünü ifade ettiğini gösteriyordu. Devletin varlığının devamının yalnız askeri güce değil, ekonomik sağlamlığa da bağlı olduğu kanaati Batı’daki iktisadi ve sosyal gelişmelerin tabii bir sonucu idi.
16. yüzyılın başlarında Avrupa’da yeni Pazar ve hammadde kaynaklarına duyulan ihtiyaç sebebiyle daha fazla kazanmak ve bunun için her türlü yola başvurmak düşüncesi ekonomik hayata hakim olmuştur. Yeni zenginlik kaynakları arayan bu düşüncedeki Avrupalı devletlerin, dünya ticaretinde tarihi transit yollar aramaları, bir dizi coğrafi keşiflerin yapılmasını sağlamıştır. Avrupalı kâşiflerin gerçekleştirdikleri ekonomik değişikliklere sebep olmuştur. Bu değişikliklerin en önemlilerden birisi şüphesiz ticaret yollarının değişmesi olmuştur.
Deniz yollarının birden bire önem kazanmasında gemi yapım tekniğindeki gelişmelerin büyük etkisi olmuştur. Modern araçlar deniz yolunun hem güvenliğini hem de hızını artırmıştır. Dolayısıyla bu gelişim Anadolu’daki transit yolların tarihi görevine son vermiş, onları kaçınılmaz bir şekilde durgunluğa mahkûm etmiştir. Oysa baharat ve ipek yolları Osmanlı ülkesi için can damarı idi. Kervanların taşıdığı mallardan alınan çeşitli vergiler uzun süre devlet gelirinin önemli bir bölümünü oluşturmuştur. Anadolu artı Doğu Batı ticaretinin geçit yeri olmak önceliğini kaybetmiş, dolayısıyla devlet önemli bir gelir ve hareket kaynağından mahrum kalmıştır. Milli endüstrinin değerli ürünlerini özellikle yünlü, ipekli, keten, pamuklu vb. dokumalarını dış pazarlara götürenler çoğunlukla yabancı tüccarlardı. 16. yüzyıl başlarından itibaren çoğalan Frenk malları yerli yapımı malların karşısına tehlikeli bir rakip olarak çıkmıştır. Bu tarihlerde Türkiye artık kendi ihtiyacı olan gıda ve hammaddelerini bile zengin Avrupalıya satacaktan kendini alamayan bir ülke durumundadır.
Coğrafi keşiflerin ilk etkisi, Osmanlı para sistemi üzerinde görülmüştür. Yenidünyadan değerli maden akışı Doğu Akdeniz’e ulaşınca Amerika altını ve gümüşü önce İspanya’da fiyatları altüst etmişti. Aynı şekilde Batı’dan gelen ani, ucuz ve bol gümüş akışının Osmanlı üzerindeki mali etkisi süratli ve yıkıcı olmuştur. Osmanlı idarecileri, dışarıdan akan yeni ticareti elverişli bir biçimde vergilendirememişler, uyguladıkları geleneksel tedbirler ise durumu daha da kötüleştirmiştir. Gümüş fiyatlarının düşmesi üzerine altın fiyatları yükselmiş, Türk hammadde mamullerinin ithalatının genişlemesiyle yerli sanayi yıkılmaya başlamıştır. Bütün bu gelişmeler tabii olarak büyük çapta ihtikâr ve murabahacılığı ağırlaştırdığı iktisadi bozukluk, halkın geniş bir bölümüne sıkıntı ve perişanlık getirmiştir.
Anlaşılan odur ki, coğrafi keşiflerden sonra dünya siyasetinde ivme kazanan sömürgeciliğin Osmanlı Devleti’ni etkileyen yönü ilk aşamada iktisadi alanda olmuştur. Coğrafi keşiflerle geleneksel kıtalararası ticaret yolları değiştiği gibi Hindistan Avrupa deniz yolu Türk kontrolünden çıkmıştır. Ancak Osmanlı Devleti kendisi aleyhine cereyan eden bu gidişatın önüne geçebilecek güçte değildi. Sağlam tedbirler almak yerine ticari kolaylıklar göstermek suretiyle hem bu devletlerin siyasetini etkilemek hem de ticaret gelirlerinden faydalanmak cihetine gitmiştir.
1815’ten sonra devletler arasında cereyan eden mücadelelerde, sanayileşme temeline dayalı politikaların hakim olduğu görülmektedir. Bu bağlamda ekonomik faktörler şöyle sıralanabilir:
Avrupa’dan biriken sermaye fazlasına yeni yatırım imkân ve alanları bulma isteği
Makineleşmenin ürünü olan üretim fazlasına yeni pazarlar yaratma isteği
Yeni yerleşim yerleri bulma isteği
Üretim ihtiyacı olan ham madde ihtiyacını karşılama isteği
Bu hususların karşılanabilmesi için siyasi denetim sağlanması gerekmekteydi. Bunun için de :
Ekonomik yatırımda bulunulacak olan yerlerde ticaretin gelişebilmesi için toplumsan sistem ve yönetim biçiminin düzeltilmesi gerekmekteydi.
Yatırımda bulunana şirketleri n, öteki devletlerin şirketlerinin rekabetinden kurtulmaları devletin askeri gücü ile gerçekleşebilirdi.
Ekonomik bakımdan geri kalmış ülkelerde rahat çalışabilmek için o ülke yönetimine baskıda bulunmak gerekliydi.
Bütün bu hususlar bağlamına Osmanlı Devleti’nin durumuna bakılırsa emperyalizmin iştahını çekecek bütün şartların mevcudiyetini görmek mümkündür. Başka bir ifadeyle ekonomik bakımdan geri kalmış Omsalı Devleti, sanayileşmiş güçlü devletler için yatırım bölgesi, hammadde kaynağı ve iyi bir pazar durumundaydı. Siyasi gücünü de büyük ölçüde yitirmiş olduğundan emperyalist devletlerin baskılarına boyun eğmekten başka yapabileceği bir yağmalama yerine koloni olarak ele geçirilen yerler, hammadde kaynağı ve Pazar olarak kullanılan, ucuz iş gücünden yararlanılan yerler haline gelmişlerdir.
16. yüzyıl ortalarına kadar dünyadaki benzerlerine göre ileri sayıla Türkiye endüstrisi, Avrupa’daki gelişmelere ayak uyduramayışı yüzünden rekabete hiç girişememiş ve adım adım sönmeye başlamıştır. Bunun ilk sebebi Türk pazarlarında yerli sanayinin ihtiyacı ola hammaddeleri Avrupalı zengin alıcıların yüksek fiyatlar vererek toplamaya koyulmalarıdır. Gerek hammadde kapışması gerek mamul malların ucuza satılması Türk sanayisinin rekabet gücünü tamamen kırmıştır.1838’de İngilizlerle yapılan ticaret antlaşması ve diğer devletlerle yapılan benzer antlaşmalardan sonra yerli üretimin, sanayileşmiş Batılı devletlerin takip ettikleri politikaları karşısında hiçbir gücü kalmamıştır.
Osmanlı Rus Harbi sonunda Abdülmecit zamanında (1854)alınmaya başlanan dış borçların bir süre sonra faizleri bile ödenemez hale gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin iflasının açıklanması üzerine 1881 tarihinde “Düyun-i Umumiye” idaresi kurulmuştur. Bu teşkilat marifetiyle Osmanlı ekonomisi tamamen Batı’nın denetimine geçecekti.
d)Eğitim Sisteminin Bozulması
Kuruluşundan itibaren devletin her kademesinde görev yapanların yetiştikleri Osmanlı medreselerinin 15 ve 16. yüzyıllarda en güçlü devleti olmasında en önemli rolü oynadıkları şüphesizdir. Osmanlı medreselerinde önceleri müspet ilimlere önem veriliyor iken 17. yüzyıldan itibaren skolâstik düşüncenin, ilmiye onu temsil eden ulema sınıfı üzerinde etkin olduğu görülmektedir. Avrupa’da gelişmiş olan gözlem ve deneye dayalı inceleme yöntemlerine yabancı kalan eğitim sistemi dünyada meydana gelen mili, siyasi ve sosyal olayları analiz edebilecek insanları da yetiştiremez bir hale gelmiştir. Tabiatıyla devlet yönetiminde yer alan karolar bilgi ve beceriden yoksun kimselerden oluşmaya başlamıştır.
Osmanlı ilmiye teşkilatındaki bu düşüşe karşılık skolastik düşüncenin hakim olduğu Ortaçağ Avrupası, 15. yüzyılda Rönesans ile başlayan süreçte bilim alanında büyük bir dönüşümü gerçekleştirmiştir. Bilime ve araştırmaya büyük önem verilmiş, bilim ve teknoloji üretimi artırmıştır. Batı dünyasındaki bu gelişmeler, müteakip yıllarda sanayileşmenin, aklın ve pozitif düşüncenin önünü açacaktır. Avrupa’da bilimde kaydedilen gelişmeler, Avrupalı devletlerin güçlenmelerini sağlayan esas unsur olarak değerlendirilmelidir. Osmanlı devlet yapısının temelini teşkil eden e kendisini yenileyemeyen ilmiye teşkilatının artık devlete ve halka verebileceği bir şey yoktur. Batılı devletler karşısında hemen her alanda yenilgiler yaşayan Osmanlı Devleti’nin, ilmiye teşkilatını düzeltmeden bir başarı elde edemeyeceği gerçeğinden hareket edenlerin bu yöndeki çabaları da ulemanın engelleriyle karşılaşacaktır. Bu durumda ıslahı usullerinde eğitim veren mekteplerin açılmasına çalışılmıştır. Bu defa da eğitimde birlikten uzak bir eğitim sistemi, alaylı mektepli tartışmalarına yol açmıştır. Bu ikiliğe azınlık ve yabancı okulları da eklenirse Osmanlı eğitim sistemindeki bölünmüşlük, Osmanlı toplumundaki bölünmüşlüğün temel sebebini teşkil etmiştir.
2)AVRUPALI DEVLETLERİN OSMANLI ÜZERİNDEKİ EMELLERİ
ŞARK MESELESİ
17. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan çözülmeye paralel olarak Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve paylaşılması yönündeki çalışmalar, Rus Çarı Deli Petro ve Avusturya İmparatoru I. Joseph zamanlarında başlamış ve 1920 Sevres Antlaşması’na kadar devam etmiştir. Rusya ve Avusturya’nın başlattıkları çalışmalara daha sonra İngiltere, Fransa, Almanya ve İtayla gibi devletler de katılmışlardır. Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’ni parçalama ve paylaşma amaçlarını gerçekleştirmek niyetleri, 1815’de toplanan Viyana Kongresi’nde “Şark Meselesi” tabiriyle açığa çıkmıştır. Bu tabir çoğu zaman belli bir kronoloji veya zaman dilimi söz konusu edilmeksizin Türklerle Batılı devletlerin mücadelesinde Batılı devletlerin (çoğu zaman gizli) niyetlerinin adı olmuştur. Bir görüşe göre Batı için Şark Meselesi, Türklerin Rumeli’ye geçişleri ile başlamıştır. Viyana da Türkleri durdurmayı başaran Batı, artık Türklerin Avrupa’dan hatta Anadolu’dan atılmaları için tam bir haçlı ruhuyla faaliyetlere girişmiştir. Bu itibarla Viyana Kongresi’nde, Osmanlı Devleti’ndeki Gayrimüslim tebaanın himayesi için kullanıla Şark Meselesi tabiri daha geniş bir anlam kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında takip edilen politikaların seyri göz önünde bulundurularak: Hıristiyan Avrupa milletlerinin, doğu milletlerinin, doğu milletlerini iktisadi ve siyasi nüfuz ve hükmü altına almak maksadından kaynaklanan tarihi meselelerin hepsi Şark Meselesi içinde değerlendirilebilir. Avrupa büyük devletlerinin, Osmanlı Devleti’ni iktisadi, siyasi nüfuz ve hükmü altına almak veya sebepler ihdas ederek parçalamak ve Osmanlı idaresinde yaşayan muhtelif milletlerin istiklallerini temin etmek istemelerinden doğan tarihi meselelerin tümüne Şark Meselesi denilmektedir. Başka bir deyişle Şark Meselesi, Batılı devletlerin Türkler üzerindeki düşünce, emel ve faaliyetlerinin sistematik bir ifadesi olmuştur.
Yunan ve Mısır bunalımları ile zayıflığı ortaya çıkan ve Rusya’nın nüfuz alanına girmekte olan Osmanlı Devleti’nin oluşturduğu stratejik tehlike İngiltere’yi harekete geçirmiştir. Bu durumda Rusya, İngiltere’nin Akdeniz ve Asya’daki çıkarlarını tehdit edebilirdi. İngiltere ve Rusya arasındaki yayılmacı rekabet Napolyon’un Mısır seferinden bir kuşak sonra kendisini yine hissettiriyordu. Balkanlarda baş gösteren milliyetçilik hareketlerinin ve büyük güçlerin çatışan emperyalist emellerinin, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına yol açmadan tatmin edilmesi veya eğer bu yıkılış kaçınılmaz ise Osmanlı Devleti’ni Avrupa’daki güç dengelerini alt üst etmeden parçalama ve tasfiye etme sorunu “Şark Meselesi” olarak tanımlanmaktaydı.
Şark Meselesi tabiri, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi amacıyla emperyalist devletlerin ifade ettiği gibi iç meselelerin uluslar arası hale gelmesi bağlamında da adeta hukuki meşruiyetin gerekçesi olmuştur. Şark Meselesi’ni gerekçe gösteren büyük devletler elde ettikleri iktisadi imtiyazlardan azami ölçüde istifade ettikleri ve bu imtiyazları genişlettikleri gibi gayrimüslim halkın haklarını bahane ederek Osmanlı Devleti’ni isteklerini yapmaya zorlamışlardır. Bu itibarla Şark Meselesi iktisadi meselelerle birlikte mütalaa edilmelidir. Özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren doğuda zengin petrol, kömür ve sanayi için gerekli diğer hammadde kaynaklarının bulunması sanayileşmiş devletlerin politikalarına devam ederlerken, doğunun bakir sahalarını aynı zamanda ürettiklerini satacak iyi bir Pazar olarak görmüşlerdir. Başta petrol olmak üzere zengin madenlerin yer aldığı coğrafyaları ele geçirmek veya etkin sömürmek isteyen devletlerarasındaki mücadele 20. yüzyılda doğuya kamıştır. Hem mamul madde pazarı hem de hammadde kaynaklarına sahip coğrafyanın en önemli devleti ise Osmanlı Devleti idi. Avrupa’nın sanayileşmiş ülkeleri bu topraklara sahip olmak, hiç değilse hammadde kaynaklarını ele geçirmek için birbirleriyle mücadele ederlerken, bütün dünyayı da bir savaşa sürüklüyorlardı. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu coğrafya mücadelenin merkezini oluşturacaktır.
20.yüzyılda büyük devletlerin, Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmaya yönelik politikaları, Osmanlı Devleti’nin çökmesini çabuklaştırmak, böylece büyük değer taşıyan mirasına konmak, Osmanlı topraklarında nüfuz ve güçlerini artırmak ve iktisadi menfaatler elde etmek amacına matuf politikalar olacaktır. Batılı devletlerin baskısından kurtulmak için gösterilen çabalara rağmen Şark siyasetinin neticelerinden devlet kendisini kurtaramayacaktır.
19.yüzyıl başlarından beri Rusya, Osmanlı Devleti’ne hasta adam nazarıyla bakmakta: Avusturya Macaristan İmparatorluğu, Balkanlarda hâkimiyetini geliştirmeye çalışmakta: Fransa, elde ettiği kapitülasyonlar ile bir çeşit vesayeti düşünmekte; birliğini tamamlayan Almanya da Osmanlı ülkesinde bir takım imtiyazlar elde ederek bu yarışta yer almak hesabı yapmaktaydı. İngiltere ise kendi iktisadi menfaatleri için kimi zaman Osmanlı Devleti’ni destekliyor, kim zaman da Rusya’ya destek veriyordu. İngiltere böylece Şark Meselesi’nin siyaset mihrakına oturuyordu. Osmanlı Devleti’nin dağılması ile Şark Meselesi Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinde takip ettikleri politikalar ve oynadıkları roller, Şark Meselesi’nin bir anlamda izahı olmakla birlikte, devletin siyasi gücünün kendisini toparlayamayacak kadar zayıfladığını göstermesi bakımından da önemlidir.
İNGİLTERE
18. yüzyılda dünya ticaret yollarının Akdeniz’den Atlantik’e kaymasıyla birlikte birlikte İngiltere, Batı Hint adalarında, Kuzey Amerika’da, Hindistan ve Uzakdoğu’da büyük bir savaş filosunun desteğine dayanan ticaret faaliyetleri ile önemli bir hâkimiyet kurmuştur. Bu dönemde sanayi devrimini gerçekleştiren ise beşte ikisini elinde bulundurmaktaydı. Akdeniz’de hâkimiyet kurmak isteyen sanayileşmiş diğer devletler ile mücadele halinde bulunana İngiltere’nin Osmanlı toprakları üzerindeki politikaları, 19. yüzyılda vuku bulan hemen her olayda kendini ağırlıkla hissettirmiştir. Bu yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü savunur bir politika izlediğini görmekteyiz. Bununla birlikte İngiltere bu politikasını sürdürürken, Osmanlı Devleti’nin aleyhinde ki diğer devletlerle birlikte hareket etmekten de çekinmemiştir. Mesela İngiltere, 1827 yılında Navarin’de Türk donanmasının yakılmasında Fransa ve Rusya ile birlikte hareket ettiği gibi Yunan isyanına açıktan destek vermiştir. Kavalalı Mehmet Ali Paşa meselesinde olduğu gibi 1853–1856 Osmanlı – Rus Harbi sırasında Osmanlı Devleti’nin yanında yer almasının sebebi de Osmanlı toprakları üzerinde Rus nüfusunun artacağı endişesi olmuştur.
Ortadoğu’da zengin petrol yataklarının bulunmasıyla birlikte Osmanlı hâkimiyetindeki bu yerlerde etkinliğini artırmak ve hatta buralarda hâkimiyet kurmak İngiliz politikasının ana stratejisini oluşturmuştur. Bu aynı zamanda geleneksel İngiliz politikası olan Hindistan yolunun güvenliği için de gerekli idi. Usta İngiliz politikası bunun için kendi sömürgelerinde asla müsaade etmediği milliyetçilik fikrini Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrı Türk unsurlara empoze etmeye başlamıştır. Bütün Ortadoğu’yu içine alan bölgede Büyük bir Arap devletinin kurulması fikrini Araplara aşılayan İngilizler, Rusya’nın Akdeniz’e inmesi ihtimaline karşı da Ermeni Osmanlı Devleti’ne karşı tahrik etmişlerdir.
Ermeni meselesi:
Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nu tek taraflı olarak ilhak etmek veyahut himayesi altına almak için Ermenileri bir istinat noktası olarak kullanacaktı. Londra hükümeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun tek başına Rus tasavvurlarına engel olabileceğinden artık ümidini kesmiş bulunuyordu. Bu tasavvurların gerçekleşmesi ise İngiliz İmparatorluğu için ciddi ve ağır tehlikeler yaratabilirdi.
İmparatorluğun toprak bütünlüğüne dayanana geleneksel politika prensibinden, görünüşte ayrılmamakla beraber bu İmparatorluğun İngiltere için lüzumlu topraklarına sahip olmak veya hiç olmazsa bunlar üzerinde İngiltere nüfuzunu kuvvetlendirmekti. Bu politikayı bina etmek ve geliştirmek için de Londra hükümeti, ermeni meselesini esas olarak kabul etti. Bu yolda ilk adım olarak da Berlin muahedesi arefesinde Osmanlı hükümetine tehdit suretiyle Rusya’ya karşı bir savunma anlaşması imzalatarak Kıbrısı, icabında Rusya’ya karşı üs olarak kullanmak zere aldı. Bundan başka, “Doğu Anadolu’da, Hıristiyanların bulunduğu eyaletler de” kaydıyla Babıâli’nin ıslahat yapması hususunda bir taahhüt kopardı. Bu suretle Ermeni davası bir İngiliz davası haline geldi ve İngiltere birçok kuş vurmuş oldu.
Görülüyor ki, Ermeni davası Ermenilerin değil, Osmanlı İmparatorluğunda menfaatleri çarpışan iki büyük devletin, İngiltere ile Rusya’nın davası olarak ve evvela politik bir hüviyet ile meydan getirilmiştir.
“Ermenilerin durumu, bilhassa Anadolu’nun içerisinde, Berlin kongresinden sonra gittikçe fenalaşmaya başlamıştı. Bu durumda İngiliz politikasının sorumluluk hissesi büyüktür. İngiltere, Ermenilerin haklarını savunmaya, onlar için ıslahat temin etmeye koyulmuş ve Ermenileri muhtar bir Ermenistan eyaletinin kurulacağı fikriyle tahrik etmiştir. Bunu kısmen Hıristiyanlık gayreti ile fakat daha çok bizzat kendi menfaatleri için yani muhtar bir Ermenistan’ın Rusya’nın ilerlemesine mani olacağı düşüncesi ile yapmıştır.
Anlaşılacağı gibi İngiltere’nin Osmanlı toprak bütünlüğünü savur olmasının asıl sebebi Hindistan ve Uzakdoğu’daki sömürgelerine giden yolun Osmanlı Devleti’nin elinde olması ve zengin Ortadoğu coğrafyasını ele geçirmek istemesine dayanmak idi. Bu politikanın sadece güçsüz ve zayıf bir Osmanlı Devleti için olacağı da aşikârdır. Osmanlı Devleti’nin İngiltere için geniş bir Pazar olması İngiliz politikasına yön veren diğer bir husustur.
İngiltere’nin takip ettiği bu politika 20.yüzyıl başlarından itibaren değişmiştir. İngiliz politikasındaki bu değişikliğin temel sebebi yine emperyalist devletlerarasındaki çıkar çatışmalarıdır. Rusya’nın boğazlara hakim olmak ve Akdeniz’e inmek istemesi, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun Balkanlarda hakimiyet tesis etmek istemesi, yeni bir güç olarak kendisini gösteren Almanya’nın Osmanlı Devleti’ndeki nüfuzunun artması ve özellikle Berlin – Bağdat demiryolları projesi ile Basra Körfezi’ne inmek istemesi gibi sebepler Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü muhafaza etmek İngiliz menfaatleri açısından artık anlamsız görünüyordu. 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi sırasında Rusların İskenderun Körfezi’ne kadar inmelerini önlemek gerekçesiyle çaresiz devlet erkânını zoraki de olsa ikna ederek Kıbrıs’a yerleşen İngiltere’nin benzer bir şekilde 1882 yılında geçici kaydıyla işgal ettiği Mısır’dan da çıkmamıştır. Osmanlı Devleti’ne karşı takip ettiği ikiyüzlü politika, İngiltere’nin muhtemel bir gösterdiği gibi gerek Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi sırasında, gerekse Milli Mücadele döneminde Türk tarafının uğraşması gereken asıl devletin İngiltere olacağını göstermesi bakımından da kayda değerdir.
FIRANSA
Osmanlı devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde Fransa’ya verdiği imtiyazlar zaman içerisinde genişleyerek Osmanlı ülkesinde önemli bir güç unsuru haline gelmiş ve devletin yıkılmasına en önemli bir yol oynamıştır. Kapitülasyon adı verilen bu imtiyazlarla Fransa’ya diğer Avrupa devletlerinden ayrı olarak Osmanlı ülkesinde ticari, siyasi, dini ve sosyal bazı haklar tanınmıştır. Bu ayrılacağı, Haçlı ittifakını parçalamak gibi sebeplere dayandırmak mümkünse de o tarihlerde bir cihan devleti olan Osmanlı Devleti için verilen imtiyazların bir istikrar vasıtası olarak görüldüğünü belirtmemiz gerekmektedir. Zira Osmanlı Devleti’nin o günkü şartlarda verdiği imtiyazlardan dolayı kaybedeceği bir şey yoktur.
Fransız ihtilalinden sonra sanayileşmesini de tamamlayan Fransa’nın İngiltere’den sonra sömürgeci bir devlet olarak kendisini hissettirdiğini görmekteyiz. Mesele Osmanlı ülkesindeki menfaatleri olunca Fransa’nın da ikiyüzlü bir politika takip etmesi kaçınılmazdır. Başta Ortadoğu olmak üzere Osmanlı toprakları üzerinde İngilizlerin takip ettikleri politikalar da Fransa’yı yakından ilgilendirmektedir. Bu itibarla Osmanlı toprakları, Fransa ve İngiltere gibi güçlü emperyalist devletlerin çıkar çatışmalarına sahne olacaktır.
Bazı olumsuzluklara rağmen Osmanlı Devleti’nin Fransa’daki fikir ve gelişmelerde etkilendiği görülmektedir. Napolyon’un Mısır seferine kadar süren barış döneminde Fransa ile işbirliği içinde önemli ıslahatlar yapılmıştır. Mısır meselesinin hallinden sonra yaşanan kısa barış döneminde Sultan II. Mahmud’un giriştiği ıslahatlarla Osmanlı Devleti, Batı’daki ve özelikle Fransa’daki gelişmelerin yönlendirdiği bir devlet durumunda olmuştur. Fransa’nın Osmanlı Devleti’nde hukuk, eğitim ve politikadaki etkileri 19. yüzyılın son çeyreğinde daha yoğun bir şekilde kendini göstermiştir. Darülmuallimin, Darülfünun, Tıbbiye, Mühendishane gibi açılan okullarda Fransızca dersler okutulmuş ve Fransa’ya öğrenci gönderilmiştir. Meşrutiyetlerin ilanına kadar zikredilebilecek pek çok gelişmede, Fransız İnkılâbı’ndan sonra oluşan Fransız düşüncesinin Osmanlı Devleti ve toplu üzerindeki etkilerini görmek mümkündür.
İhtilalden sonra önemli bir güç haline gelen Fransa Osmanlı toprakları üzerindeki emellerini askeri güç ile halletmekten çekinmemiştir. III. Selim döneminde Fransa ile dostane münasebetler devam ederken Napolyon Bonaparte, 1 Temmuz 1978’de Mısır’ı işgale etmiştir. Akka kalesini kuşatan ancak Cezzar Ahmet Paşa karşısında mağlup olan Fransa, Rusya ile ittifak oluşturmuştur. 1827 yılında Navarin’de savaş halinde olmayan Osmanlı donanmasının yakılmasına katılması, İngiltere ve Rusya ile birlikte hareket ederek Yunanistan’a bağımsızlık verilmesi yönündeki Londra Antlaşmasını imzalaması gibi olaylar Fransa’nın hiç de iyi niyetli olmadığını ve Osmanlı ülkesi üzerinde emperyalist amaçları olduğunu göstermekteydi. Osmanlı donanmasının Navarin’de yakılmasından da istifade ile 1830’da Cezayir’i işgal eden Fransa, Akdeniz hakimiyeti için faydalanma amacıyla Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanına da desteklemekten çekinmemiştir.
Osmanlı siyasetinde Fransız dostluğunun tarihi bir zaruret ve değerli bir gelenek olarak görülmesi , ihtilalden hemen sonra Fransa’nın Osmanlı Devleti’ni paylaşmak niyetinin anlaşılmasını geciktirmiştir. 1848’de Fransa’da iktidara gelen III. Napolyon, Osmanlı Devleti’ndeki azınlık hakları ve kutsal makamlar meselesiyle yakından ilgilenmeye başlamış ve 1740 kapitülasyonlarıyla Katoliklere verilen hakları resmen talep etmiştir. Bu tarihten sonra Osmanlı topraklarındaki Katoliklerin hamiliğini sağlamak isteyen Fransa’nın bu yöndeki çalışmaları Osmanlı Fransız diplomasisinin önemli bir yönünü oluşturacaktır. Fransa’nın diplomasisinin önemli bir yönün oluşturacaktır. Fransa’nın gayrimüslim unsurların hamiliğini sağlamak suretiyle Osmanlı Devleti üzerindeki siyasi baskılarını artırmak istediği hemen her diplomatik münasebette görülecektir. Fransa’nın bu yöndeki politik girişimleri neticesinde Yunanistan ve Cezayir’den sonra Romanya da Osmanlı Devleti’nden ayrılacaktır. Mesele sadece Fransa’nın emperyalist politikaları ve faaliyetle sınırlı kalmayacak , modern yurttaşlık ve milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı Devleti’nin çılgın mozaiğine uygulanamayacağına inanan Avrupalılar , günün birinde Osmanlı topraklarının denetimini ele geçirmek amacıyla hareket edeceklerdir. Fransa’nın Avrupa coğrafyasında da yayılmaya çalışması başta İngiltere olmak üzere diğer Batılı devletleri rahatsız etmiş, Fransa’nın bu fütursuz siyaseti önlemek istenmiştir. Nihayet 9 Haziran 1815’te toplanan Viyana Kongresi’nde alınan kararlar sonunda Avrupa’da yeni bir statü kurulmuştur. Kongrede alınan kararlar gereği inkılâptan önceki sınırlarına çekilen Fransa’nın Avrupa toprakları dışında başta İngiltere olmak üzere Avrupalı diğer devletler ile sömürgecilik rekabeti devam etmiştir. Deniz aşarı yerleri ele geçirerek denizlerdeki hâkimiyetini güçlendirip dünyada birinci derecede söz sahibi bir devlet haline gelen İngiltere’den sonra Fransa da Türk toprakları üzerinde emperyalist rakip olarak yerini alacaktır.
d) AVUSTURYA – MACARİSTAN İMPARATORLUĞU
1683 II. Viyana kuşatmasından sonra Osmanlı Devleti karşısında önemli bir üstünlük elde eden Avusturya – Macaristan İmparatorluğu, Türklerin Avrupa’dan atılmaları için çalışan bir devlet olması sebebiyle Şark Meselesi’nin en önemli devletlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu amaçla diğer Hıristiyan devletlerle, özellikle Rusya ile ittifaklar oluşturarak topraklarını Balkanlarda genişletmiştir. Avusturya, Balkanlarda hâkimiyet kurarak Selanik’e ulaşmak ve Adalar Denizi’ne çıkmak istiyordu. Ancak ırki ve dini birlikten uzak heterojen yapısı sebebiyle Fransız ihtilali’nde kısa sürede etkilenen Avusturya’da yönetimi eline geçiren ünlü devlet adamı Metternich’in ülkede yaşayan unsurları Alman kültürü içinde eriterek devlete bağlılığı sağlamak düşüncesi, İmparatorluk yapısına sahip diğer devletlerde olduğu gibi uzun vadede başarılı olamamış ve Avrupa’yı derinden sarsan 1848 ihtilali sırasında Macarlar ve Çekler ayaklanmışlardır. Bu gelişmelere Güney Slavlarının Sırbistan ve onun hamisi durumundaki Rusya’ya yönelmeleri bu imparatorluğun da dağılacağını göstermekteydi. Macarların baskılarıyla Hırvatların geleneksel bağlılıkları bile zayıflamıştı. Avusturya her ne kadar sanayileşmiş ise de büyük devletler içinde bir varlık gösterecek duruma gelememiştir. İmparatorluğun savunma ödenekleri diğer büyük devletlerle karşılaştırılınca çok az bir payı oluşturmaktaydı. Orduya ayrılan paralar Rusya ve Prusya ordularına göre yeterli olmayıp bunun sonucu olarak ordudaki silahlar da eskimiş ve yetersizdi. Bu durumda Avusturya –Macaristan, özellikle Rusya’nın desteklediği Sırbistan’dan gelebilecek bir saldırı karşısında Almanya’nın desteğine muhtaç bir duruma düşmüştür.
Avusturya – Macaristan İmparatorluğa da dağılma sürecine girmesine rağmen mevcut siyasi gelişmeleri değerlendirmeye çalışmış, Osmanlı Devleti’nde Bosna – Hersek gibi bazı toprak parçalarını elde etmekten geri kalmamıştır. 20. yüzyıl başlarında bir dünya savaşına doğru giden bloklaşmada Almanya’nın yanında yer alan Avusturya, tabii olarak Osmanlı Devleti’nin de müttefiki olacaktır.
e) İTALYA
İtalya Parlamentosu’nun 14 Mart 1861’de Birleşik İtalya Krallığı’nı dünyaya açıklaması ve Piomente Kralı Victor Emanuelle’i İtalya Kralı olarak seçmesiyle İtalya birliği kurulmuştur. 1866’da Venedik ve 1871’de Roma’nın katılmasıyla güçlenen İtalya, Avrupa’daki güç dengesini bozmuş ve Fransa ile Avusturya – Macaristan sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Birliğin kuran İtalya, sanayileşme yönünde önemli atılımlar yapmışsa da İngiltere ve Fransa gibi devletler seviyesinde bir gelişimi hiçbir zaman gösterememiştir. İtalya’nın görünüşteki büyük güç konumu, bir takım zayıflıklarını ve ekonomik geriliğini gözlerden saklıyordu. İtalya’da gerçekten de demir sanayi önemli bir seviye kat etmişse de hiçbir zaman sanayileşmiş diğer ülkelerin seviyesine ulaşamamıştır. Sanayi için gerekli olan kömürü olmayan, tarım için verimli toprakları bulunmayan İtalya, Alplerde, Balkanlarda, Kuzey Afrika’da ve daha ötelerde ticari ve yayılmacı emeller besliyordu.
20. yüzyılın başlarında “Büyük güçlerin en küçüğü” olan İtalya, İngiliz- Fransız yakınlaşması yaşandığı sıralarda bu blok içerisinde yer almak suretiyle emperyalist amaçlarını mümkün mertebe gerçekleştirmek isteyecektir. 1885’den itibaren göz diktiği Habeşistan’ı ele geçirebilmek için yürüttüğü çalışmalarından bir netice alamayan İtalya, bu defa Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki son toprağı olan Trablusgarp’a yönelmiştir. İtalya Boğazlar konusunda Rusya’ya teminat verip çalışmalarını yoğunlaştırmış. 1911 yılında Trablusgarp’a asker çıkarmaya teşebbüs etmiştir. Ancak 1912 yılında Balkan savaşı patlak verince Osmanlı Devleti burayı ve Oniki Ada’yı İtalya’ya bırakmak zorunda kalmıştır.
Trablusgarp tecrübesinden sonra İtalya’nın yöneleceği coğrafyanın da Osmanlı toprakları olacağı anlaşılıyordu.
f) ALMANYA
19. yüzyılın en önemli gelişmelerinden birisi şüphesiz eski Avrupa devletler bir güç olarak ortaya çıkması olmuştur. Prusya, 1615 Viyana Kongresi’nden topraklarını genişleterek çıkarmakla kalmamış. Alman devletçiklerini birleştirmeyi de başarmıştır. Frankfurt antlaşmasını imzalamıştır. Alsas – Loren Almanya’ya geçmiştir. Prusya Başkanı Otto Von Bismarck tarafından yürütülen politika ve mücadeleler ile Avusturya ve Fransa’ya karşı kazandığı zaferler sonunda 1871 yılında Almanya birliği kurulmuştur.
Almanya, bir yandan da sanayi, ticaret ve askeri alanlarda çok hızlı ve kapsamlı bir gelişme göstermiştir.1890 yılında 90 milyon ton civarındaki kömür üretimi on beş yılsonunda üç kat daha artarak İngiltere’deki üretim yaklaşmıştır. Almanya’daki çelik sanayindeki üretim ise aynı tarihlerde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın toplam üretiminde fazla idi. Kısa sürede Avrupa’nın ekonomik gücü haline gelen Almanya’nın, dünya imalat sanayindeki payı (yüzde 14,8) , İngiltere’nin payını (yüzde 13,6) aşmıştır. Almanya, İngiltere’ninki kadar güçlü bir donanıma oluşturamamışsa da Fransa ve Rusya’nın rakip donanmalarını yıldıracak bir kuvvet yaratmıştır.
Bismarck’ı politikası özellikle 1878 Berlin Kongresi’nden sonra Balkanların statüsünü yeniden belirlemiş ve bu bölgeyi Rusya’nın etki alanı olmaktan çıkarmıştır. Bu politika Almanya’yı Uzakdoğu’da da etkin bir devlet olarak hissettirmiştir. 19. yüzyılın ortalından itibaren Almanya’nın iktisadi çıkarlar aradığı coğrafya Rusya, Çin, İran ve Osmanlı Devleti’nin yer aldıkları yerler olacaktır.
Almanya’nın Rusya’dan sonra yöneldiği yeni coğrafya Çin’di. Alman askeri uzmanlar, 1894 -95 Çin- Japon Savaşı’nda Çin ordusunun komuta kademelerinde görev yapmışlardı. Ayrıca Almanlar, ticaret ve gümrük imtiyazları elde ettikleri gibi misyonerlik faaliyetlerinden bulunmaktaydılar.
Almanya’nın bu uzak coğrafyada tutunabilmesi mümkün olmamıştır. Bir yandan modernleşen saldırgan Japonya’nın varlığı, bir yandan da Almanya’nın Uzakdoğu’yu kontrol edebilecek deniz gücünün olmaması bu coğrafyada ciddi bir rekabete imkân vermemiştir. Dolayısıyla Pasif okyanusunda İngiltere ile baş edemeyeceğini anlayan Almanya, el atabileceği coğrafya olarak Ortadoğu’yu düşünmüştür. Almanya, zengin hammadde kaynağı ve Pazar durumundaki Ortadoğu’da etkinliğini Balkan ülkeleri, Osmanlı Devleti ve İran vasıtasıyla tesis edebileceği hesaplanıyordu. Ancak Afrika ve Asya’da olduğu biçimde bu devletleri ele geçirmek mümkün olmadığını gören Almanya, yeni yöntemlerle sızmayı deneyecek ve bunda başarılı olacaktır. İngiltere, Fransa ve Rusya’ya, nefret duyguları besleyen Osmanlı Devleti’ne, bu devletlere karşı yeni bir güç olarak yükselen Almanya’nın nüfuz etmesi daha kolay gözüküyordu.
Osmanlı – Alman yakınlaşması, Osmanlı dış politikası ( denge politikası ) ve menfaatleri açısından da uygun görülmüş, özellikle Berlin Kongresi’nden sonra Alman nüfuzu etkin bir biçimde kendini hissettirmiştir. Bu dönemde ülkede Alman yatırımlarında ve ticarette önemli bir genişleme olmuş, askeri işbirliğine gidilmiş, Osmanlı ordusunun Prusya ordusu örneğine göre düzenlemesi amacıyla Alman ekseri uzmanlar ve hocalar getirilmiştir. Osmanlı yakınlaşmasının en önemli göstergesi ise Bağdat demiryolları projesinin hayata geçirilmesi olmuştur. Osmanlı devleti ile Almanya arasındaki bu yakınlaşma başta İngiltere olmak üzere diğer emperyalist devletleri rahatsız edecek ve menfaatlerinin zedelendiğini düşünen bu devletler Osmanlı topraklarını parçalamak ve paylaşmak ekseninde politikalarını yürütmeye başlayacaktır. Almanya’nın, dünya çapında artmakta olan ticareti ve kuvvetlenmekte bulunan harp filosu sebebiyle bir gün, İngiltere ile savaşa tutuşmak gerekeceğini ihtimal dahilinde görüyorlardı. Rusya’nın ve Fransa’nın İngiltere’yi tutacağı böyle bir savaş, Almanya için ölüm kalım karakteri taşıyacak idi. Çünkü Almanya, çember içine ölüm kalım karakteri taşıyacak idi. Çünkü Almanya, çember içine alınmış olacak, ham madde kaynakları ve müstemlekeleri ile irtibatı kesilecek idi. Almanya’nın, İngiltere’yi adalarında mağlup ederek barışa zorlaması imkânsızdı. İngiltere’yi, can alacak noktasından vurmak için tek çıkar yol, Napolyon Bonapart’ın yaptığını denemekten ibaretti; yani Mısır’ı, istila etmek ve Hindistan ile olan ticaretini mahvetmekti. Bu neticenin sağlanması ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun dostluğunun sağlanmasına, onun aracılığı ile İslam aleminin el altında tutulmasına, Berlin’i Anadolu’ya, Anadolu’ya da Suriye ve Mezopotamya’ya bağlayacak demir yolları inşasına, bağlı idi. Hiç şüphe yok ki Almanya’nın bu tasavvurlarını gerçekleştirmeye muvaffak olması, Osmanlı İmparatorluğunda elverişli psikolojik bir zemin bulmasıyla mümkündür.
Böyle bir zemin , Osmanlı İmparatorluğunda, vardı. Yakın çağın başından beri, Osmanlı İmparatorluğu, devletlerarası muvazeneden faydalanmak suretiyle varlığını muvazeneden faydalanmak suretiyle varlığını devam ettirmek yolunu tutmuştu. Selim III. İlk defa olarak 1790 Prusya ile Avusturya’ya karşı askeri bir ittifak imzalamış. Napolyon Bonopart’ın Mısır’ı istilası karşısında Rusya ve İngiltere ile anlaşarak Fransız ve İngiliz yardım ve nüfuzunu tercih etmiş, 1871’de Fransa’nın , Prusya’ya yenilmesi üzerine Abdülaziz, tekrar Rus nüfuzuna meyletmeye mecbur kalmıştı. Abdülhamid II. bu ümide herkesten çok sarılmakta idi. Çünkü Rusya’dan nefret etmekte , İngiltere’de korkmakta ve Fransa’yı da küçümsemekte idi. Rusya’nın, içişlerimize devamlı olarak müdahalesinden usanmıştı. “Monarşik bir hükümet olduğu için Osmanlı devletin de meşrutiyet idaresinin kurulmasını istemez” demek suretiyle istibdat idaresinin,kısmen de olsa , Rus baskısı neticesinde devam ettiğini ifade etmiştir. İngiltere’ye hayranlığı olmakla beraber ondan korkakta idi.
Bize her fenalık İngilizlerin eli altından çıkar. Fransızlar da bizim hayrımızı istemezler. Benim felaketim İngilizlerin eliyle olmuştur. Daha evvel Sultan Aziz vakası da yine İngilizlerin eliyle olmuştur. Daha evvel Sultan Aziz vakası da yine İngilizlerin teşvikiyle, Mithat Paşa ve komitesi tarafından vukua geldi. Almanya’ya karşı büyük hayranlığı vardı. Abdülhamid II. Almanın karakteri itibariyle biraz ağır olmasına rağmen sadık dost ve çalışkan olduğuna , bir işe girişmeden önce gerekli bilgileri edinmeye önem verdiğine, Fransız gibi politika ile uğraşıp vaktini boş yere harcamadığına inanmakta ve onun bu karakterini takdir etmekte idi.
Bu fikirler Türk Alman yakınlaşmasında büyük etki yaptığına şüphe yoktur. Türk ordusunu düzene koymak için İstanbul’a bir askeri heyet getirtilmiştir. Bu esnada İngiltere’nin Mısır’a Fransa’nın da Tunus’a yerleşmesi ,Osmanlı İmparatorluğu’nun bu iki dost devletle arasını açıyor ve Almanya’ya olan eğilimini arttırıyordu. Almanya’ya bazı demir yolları imtiyazları verilmiştir. Almanya , yukarıda da belirtildiği üzere, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın kendisine karşı yapacakları bir savaşta çember içine alınmaktan, ancak Türk dostluğu ile kurtulabilecek ve Berlin’de başlayıp Basra’da nihayetlenen demir yolundan ve şubelerinden faydalanmak suretiyle İngiltere’ye, Mısır’a ve Hindistan’a giden yollar üzerinde kuvvetli bir darbe indirebilecekti.Bundan başka , Anadolu’nun Dicle ve Fırat havzasını ham maddeleri ve tabii kaynaklarıyla Alman endüstrisini beslemek mümkün olacaktı.
Alman İmparatoru Giyom II.nin İstanbul’a gelişi (18 Ekim 1898) ve Kudüs ile Şam’ı ziyaret etmesi , rekabet terazisinin kefesini, Almanlar tarafına meylettirdi. Almanya’nın Bağdat demir yolu projesini alması , bu hattan elde etmek istediği neticeler Rusya’yı ve İngiltere’yi de endişeye düşürmüştü. Rusya en çok kuzey Anadolu’da , Almanlara demiryolu inşa etmek imtiyazının verilmesinden kokmakta idi. ve der verildi fakat ; Nisan 1900’da Berlin muahedesi ile tespit edilmiş olan savaş tazminatından tecil edilmiş bulunan 57 milyon frangın ödenmesini istedi. Osmanlı devleti ödeyemeyecek halde olduğundan bu Bağdat hattını Rusya’ya vermek zorunda kalmıştır. Bu olaylar ve Rusya , İngiltere , Fransa’nın Osmanlı üzerindeki yıkıcı siyaseti takip etmeleri Almanya’ya yakınlaşmayı gerektirdi.
g) RUSYA
Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı II. Viyana yenilgisinden sonra , hızla modernleşen ve Avrupa tekniğini ordularında başarıyla uygulayan Rusya , güç bir devlet olarak ortaya çıkıyordu. Çar I. Petro’dan İtibaren (1682-1725) İstanbul’u ele geçirmek ve sıcak denizlere inmek Rus dış siyasetinin ana prensibi haline gelmiştir. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin Ortodoks tebaası üzerinde nüfuzunu artıran Rusya’nın baskıları da artmıştır. Rusya’nın boğazlarda hakimiyet kurmak istemesine rıza göstermeyen İngiltere ve Fransa gibi devletlerin siyasi ve ekonomik sahadaki rekabetleri Osmanlı Devleti’nin Rusya’ya karşı koymasında çok büyük rol oynamıştır. Rus Çarı I. Petro’dan sonra Osmanlı Devleti daha zayıflamış. Türk ordusu Rus askeri kuvvetlerine nispetle gücünü büyük ölçüde kaybetmişti. İlk aşamada Karadeniz’e inmek ve Kırım’ı ilhak etmek zamanının geldiğine inanan Çariçe Katarina , daha sonraki safhada Boğazlar ile İstanbul ve Adalar Denizini geçirerek sözde bir Grek Devleti kuracaktı. Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin parçalamak yolundaki projeleri yalnız Grek Devleti’nin kurulması değildi. Kafkasları ele geçirdikten sonra Anadolu’nun işgal edilmesi de tasarlanıyordu. 1769-1774 Osmanlı – Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya , gerek siyasi gerekse ekonomik bakımdan tam bir üstünlük sağlamıştır. Bu anlaşma ile Rusya , Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Devleti’nden ayrılmasını sağlayarak ilhak yolunda önemli bir adım atmakla kalmıyor , muğlak ifadelerle de yer alsa da (7. ve 14. maddeler) Osmanlı ülkesinde yaşayan Ortodoksların himaye hakkını elde etmekle kalmıyor , Fransa ve İngiltere’ye verildiği gibi ekonomik ve adli imtiyazları ile Kırım’ı ilhak etmeyi başaran Rusya’nın bundan sonraki politikası tamamen Boğazlar ve İstanbul üzerine yönelecektir.
Rusya’nın politikası , bütün Slavları Osmanlı Devleti ve Habsbourg İmparatorluğu’nun harabeleri üzerinde , merkezi İstanbul olmak şartıyla bir Slav devleti kurmak olarak tanımlayabileceğimiz “Pan- Slavizm” ekseninde şekillenecektir. Amaçlarının Slavları Ruslaştırmak olduğu açıktır.
Bu bağlamda Pan- Slavizm, Rus tarihçisi Pogodin tarafından şöyle ifade edilmektedir:
-
Türkler Avrupa’dan kovulmalıdırlar.
-
Slavlar mutlaka Türk ve diğer milletlerin hakimiyetlerinden kurtarılmalıdır.
-
Rusya , Avrupa’da üstün bir duruma çıkarılmalıdır.
-
İstanbul Patrikhanesi’nin mevkii yükseltilmeli ve Ortodoks Kilisesi’ne layık olduğu önem verilmelidir.
Rusya belirlediği politikalar çerçevesinde, bir yandan Osmanlı Devleti’ndeki Ortadoks tebaayı devlete karşı kışkırtmış, bir yandan da Kavalalı Mehmet Ali Paşa meselesi ve buna bağlı olarak Boğazlar meselesi gibi konularda olduğu gibi ortaya çıkan fırsatları değerlendirmekten geri durmamıştır. Rusya’nın yürüttüğü politikalar ve faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasındaki en önemli amillerden biri olduğu kadar , Osmanlı mirası üzerinde menfaatleri olan diğer emperyalist devletlerin politikaları üzerinde de önemli bir rol oynamıştır.
Berlin antlaşmasında da , Balkanlar’da Osmanlı hakimiyetinde bulunmak üzere Bulgar Prensliği’nin kurulması kararlaştırılmış ve bu presliğin teşkilatlandırılması Rusya’ya bırakılmıştır. Bu prenslik Rus prensiplerine ve menfaatlerine uygun düşecek bir şekilde teşkilatlandırdı.
Bulgar anayasasını da Sırp anayasasını model alarak tanzim etmiştir. Sonra bazı olayların ardın Doğu Rumeli Bulgaristan’dan alınarak Osmanlıya verilmesi İstanbul yolunu Osmanlıya kapıyordu. Rusya Berlin de uğradığı bu siyasi başarısızlığı telafi etmek için Bulgaristan’da ve Doğu Rumeli’de Bulgar halkını ittihada teşvik etti. Rusya komiseri Dondukof, Doğu Rumeli’de tesis edilen muhtariyet idaresinin bu vilayetin kısa zamanda Bulgaristan’la birleşmesine elverişli bulunduğunu Bulgarlara telkin etmekten çekinmiyordu.
Bunların dışında Osmanlı – Rus harbinden önce Osmanlı İmparatorluğunda bir Ermeni meselesi yoktu. Fakat bu harple böyle bir mesele meydana geldi ve çeşitli şekillere girmek suretiyle gelişerek İmparatorluğun yıkılmasına kadar sürdü. Mesele , Rusya’nın söz konusu harpte , Anadolu’nun doğu kuzeyinde bazı Türk şehirleri işgal ederek bu şehirlerde yaşayan Ermenileri istiklal amacı ile Babıali’ye karşı tahrik etmesi ile başlamıştır.
Ermeni meselesi , en çok Rusya’nın ve İngiltere’nin çalışmaları ile devletlerarası bir karakter kazanarak Osmanlı devletini uğraştırdı. Rusya Doğu Anadolu ile Dicle ve Fırat havzası hakkındaki tasarılarını gerçekleştirmek için bu gölgelerdeki Ermeni unsuruna istinat etmeyi kararlaştırmış bulunuyordu. Rus ordusundaki Ermeniler bu maksatla Osmanlı Ermenilerini , devlet aleyhine kışkırtmakta kusur göstermediler. Sözün kısası Rusya , Osmanlı İmparatorluğu’nu tek taraflı olarak ilhak etmek veyahut himayesi altına almak için Ermenileri bir istinat noktası olarak kullanacaktı.
DEĞERLENDİRME
Kurtuluş Savaşı neden yapılmıştı ki ? Cumhuriyeti kurmaya neden gerek vardı? Mondros , Sevr bizleri Avrupa ve Avrupa devletleri ile bütünleştiren , bizi onlarla birleştiren anlaşmalar ve belgeler değil miydi ?
Avrupa içimize girmişti. Siyasetiyle , şirketiyle , okullarıyla , gazetecileriyle ve tabii askeriyle … Tam olarak bütünleşmiştik. Elitimiz , siyasetçimiz , iş çevrelerimiz bu bütünleşmeyi büyük ölçüde onaylamışlardı.
Yabancı orduların askerleri ile futbol maçları yapıyor , turnuvalar düzenliyorduk. Biz Avrupa’ya daha o zaman girmiştik. Elitimiz onlarla daha o zaman iç içe , kucak kucağa oturmuştu. Türkiye bölünmüş de ne olmuş sanki ? Ermeni’si , Rum’u ve diğerleriyle gül gibi geçinip gidiyorduk.
Bu bütünleşmeyi bozmaya ne gerek vardı. Hazır bütünleştiğimiz Avrupalıları ülkemizden çıkarmak için onlarla savaşmaya ne gerek vardı? Şikayet edecek ne vardı ki ? Avrupalılar bize ne zarar vermişlerdi ki ? Elitimiz memnundu , gerisi de hiç önemli değildi. Köylü , gariban kimin umurundaydı ki ?
Şikayetleri buradaydı : Ne güzel , iç ticaretimizi , dış ticaretimizi , dokumamızı , tütünümüzü , gazımızı , elektriğimizi, demir yollarımızı , deniz yollarımızı onlar idare ediyorlardı. Bütün bunlar Batılılaşmanın , Avrupalılaşmanın unsurları değil miydi sanki ?
Bu Avrupalı ve Batılı şirketleri kovarak suyu , elektriği , gazı , demiryollarını millileştirmeye ne gerek vardı ? Daha sonradan özelleştirerek tekrar aynı şirketlere satmaya çalışacağımıza en baştan onlara hiç dokunmamak daha uygun olmaz mıydı?
………………………kısaltılmıştır.
Prof . Manisalı’nın “Ya Siz Hangi Taraftasınız” başlıklı köşe yazısından alınmıştır.
Bu yazıyı seçmemin gayesi ; yukarıda anlatmaya çalıştığım konuyla ilişkisi olduğunu ve bu günlerde Avrupa Birliğine giriş çalışmalarının ve müzakereler önem icap ettiği için yazma ihtiyacı duydum.
Şimdi konuyla ilgili biraz değerlendirme yapıp bu konuya bağlayalım. Gördüğümüz üzere bize bizden başkası yardımcı olmamaktadır. Yani Osmanlı’nın zayıf olduğu ve sanayi inkılaplarının , Fransız ihtilallerinin çıktığı yıllarda Osmanlının stratejik , coğrafi ve her türlü zengin bir topraklara sahip olması büyük Avrupa devletlerinin emellerini gerçekleştirmeye zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla bazı şeyleri bahane ederek anlaşmalara karşı gelerek emellerini ulaşmak istemişlerdir. Örneğin ; Panslavizm , Ortodoks , Katolik , Ermeni Meselesi , Şark politikası , Kıbrıs sorunu vb. konular üzerinde o günler den beri bir amaca ulaşmak için siyasi savaş , kültürel savaş yapılmaktadır. Bunu savaşların sonuçlarına bakarak anlaya bilmekteyiz. Olayların içinde olanlar bunları göremeyebilmektedirler. Bu amellerine ulaşmak için bazı zamanlar sizlerin yanında olmak gibi strateji uygulamışlardır. Aslında hepsinin amaçları birdir. Fakat biz bu amaçları anlamış olsaydık başından beri. Bu amaçların anlaşılması demek insanın nasıl hareket edeceğini anlaması demektir. Bu bakımdan Osmanlının topraklarında sömürgecilik için gerekli hammadde bulunmaktaydı zaten topraklarının coğrafi önemi , verimlilikleri ve yer altı zenginlikleri insanları cezp etmekteydi . Bunu nerden anlıyoruz II.Abdulhamid Han zamanın da Almanya ,Osmanlı’ya Bağdat demir yolu projesini kabul ettirmiştir. Bunun asıl sebebi Osmanlıya yardım etmek miydi acaba ? sanmıyorum çünkü oralar da petrol vardı. Fakat bazı nedenler insanlara istemedikleri şeyleri yaptırmaya itebilir. Böyle de olmuştur. Osmanlı Rusya’dan ve İngiltere’den korkup çekindiğinden bunlara karşılık birilerinin yanına yaklaşmak zorunda kalmıştır , bu da Almanya olmuştur. Her zaman bu kural böyle geçerlidir insanlar da bile, biz nasıl bir güçlükle karşılaşınca yardımı kendimize yakın gördüğümüz kişilerden isteriz bu da böyle bir şeydir.
Bunun da bazı nedenleri vardır. Almanya’nın hızla kendini toparlaması gibi …..
Almanya da Osmanlıya bazı yakınlaşmalarda bulunmuştur , bunun nedenleri vardır çünkü hiçbir şey nedensiz olamaz. Bunlar ise baktı gördü ki kendi emellerini geliştirecek sömürecek, hammadde ihtiyacını karşılaması gerekiyordu bunu nasıl sağlaması gerektiğini düşündü ve mantıklı bir karar verdi Osmanlıya yanaşmaktı neden ? diğer devletler sanayi devletleri Fransa , İngiltere ,Rusya ve benzeri devletler Almanya’nın kendileri gibi büyümesini istemeyeceklerinden ve Osmanlının İngiltere ,Rusya , Fransa’nın sömürge yolları üzerinde büyük öneme sahip olduğu için Almanya,bu devletlerin arasında kalmıştı ezileceğini anlamıştı . Kendi çıkarları için Osmanlının bazı güçlerinden yararlanmak istedi bu güçler Halifelik , askeri vb .. güçlerdi.
Sözümü şunu demeye getireceğim ; bu Almanya olmazdı da İngiltere olabilirdi olmuştur da zaten Rusya’nın sıcak denizlere inmesine razı olmayan İngiltere Osmanlı yanında da bulunmuştur. Burada amaç bize yardımcı olmak değil yardımcı görünmektir yani ; kendi amaç ve çıkarları doğrultusunda ilerlemektir.Nitekim de öyle olmuştur.
Neden ben bunu bu günlerde süregelen Avrupa Birliğinin hal ve hareketlerine benzettim neden ?
Çünkü Avrupa bize hiçbir zaman adaletli davranmamıştır. Bir Yunanlılara davrandıkları ne bileyim diğer devletlere davrandıkları gibi tarih boyunca önümüze güçlükler koymaktadır. Şimdi öyle olmadı mı yok Ermeni meselesi , Kıbrıs sorunu , Yunanistan sorunu gibi …
Sözün kısası bir olayla bu yazıma nokta koymak istiyorum . ben kendim şöyle bir kanıya vardım. Bizim I. Dünya savaşına girme nedenlerinden birisinin de Yavuz ve Midilli adındaki gemiler olduğu söylenir , fakat ben bunlara inanmam neden inanmam ; şöyle bir baktığım da coğrafya bilgime Almanya denize kıyısı olan bir ülkedir o yıllarda da İngiltere tarafında gözetim altında tutulan bir ülke konumundadır. Nasıl olurda İngilizlere görünmeden o gemiler oradan hareket ederler , onu boş geçte şuna bak İspanyollar bunu görmezler mi Cebeli Tarık boğazından geçerken , onu da boş geç İstanbul’a gelirken Yunanlılar damı farkına varmazlar bunun , yoksa bu gemiler uçarak mı geldiler. İnsan bunları düşününce kendinden şüphe eder duruma geliyor. Bunu büyükler hiç mi görmediler işte şartlar …..
Çanakkale de savaş oluyor Almanlar bizimle beraber bize mayın yolluyorlar hiçbiri patlamıyor, bunlarda mı tesadüf biri ikisi neyse de hepsimi patlamaz. Peki sonuca bakalım haritayı alalım elimize, koyalım önümüze savaşın sonunda neler değişmiş topraklardan ; İngilizlerin herhangi bir toprakları azalmış mı Yunanların herhangi bir toprakları azalmış mı acaba İtalyanların herhangi bir toprakları azalmış mı ,Fransızların herhangi bir toprakları azalmış mı bakınca ben azalma göremedim, azalmışsa da Osmanlı yani bizim topraklarımız azalmıştır. Buna şaşmayalım da biz neye şaşalım. Hala uğraşıyoruz Avrupa Birliğiymiş o neymiş ya tamam getirisi varda önce tarihi yokla, oku ibret al. Olmaz ki sen tarihi yoklama ,okuma git onların dediklerine körü körüne bağlan , onların bilimini , ilmini alma , elindeki doktoru vb. kişileri onlara kaçır kültür diye içkiyi kumarı , diskoyu barı örnek al ne ahlak kalsın ne namus ne ar, kimin ne olduğu belli olmasın sen git onlara bağlan neresi mantıklı arkadaş. Neymiş Amerika’dan telefon gelmiş miş de onun sayesinde Türkiye müzakerelere tam üye olarak katılmış. Hiç alakası yok neden ?
Çünkü Amerika hiç Türkiye gibi bir gücün Irak’ın yanın da kendi çıkarı için çok önem arz eden bir coğrafyanın Avrupa gibi bir düşmanı, topululuğun yanında yer almasına razı olur mu bunlar gizli emeller , hedefler , anlaşmalar değil de nedir. Gene daldık insan dayanamıyor işte…
Şunu demek istiyorum bizim kendimizden yani bizden başka dostu yoktur. Ve ilerde Allah nasip ederde iyi mevkilere gelirsek , sanmıyorum getirirler mi de Tarihi iyi bilmemiz düşmanımızı iyi sezmemiz bizim için namus borcu olmalıdır.
|