Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
ANASAYFA HAKKIMDA ARKADAŞLAR BİZE ULAŞIN RESİM GALERİSİ DEFTER MEMLEKETİM
ANA MENU
» ANASAYFA
» HAKKIMDA
» ARKADAŞLAR
» İRTİBAT
» GALERİ
» DEFTER
» MEMLEKET
FAYDALI BİLGİLER
» TARİHİ HİKAYELER
» KİTAP ÖZETLERİ
» TARİHTE BUGÜN
» OKUMA LİSTESİ
» ÇALIŞMALARIM
» ÜNİVERSİTEM
» BİLGİSAYAR
» PROJELERİM
» YAZILARIM
» ŞİİRLERİM
KÖŞE YAZILARI
ŞEMDİNLİ ROPÖRTAJI

DEVAMI...

OSMAN UTKAN
Günlük hayatımızda meydana gelen TV ve

DEVAMI...

HÜSEYİN DALKILIÇ
Cuma günüydü. Ahmet okuldan yorgun ...

DEVAMI...

MEHMET ALTINDAĞ
NEYİ PAYLAMAMI-YORUZ ...

DEVAMI...

İLYAS KAPLAN
ŞİİR
Canınmı çıkardı yakına gelsen

DEVAMI...

MUSTAFA BOSTANCI

BASIN KONSEYININ KURULUSU VE GENEL YAPISI

Bilindiği üzere 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de basın kendi içinde bir özdenetim mekanizması oluşturması çabalarının yeniden ağırlık kazanmasıyla birlikte, bir grup gazeteci konsey kurulması yönünde çalışmalar başlatmıştır. Basın konusunda Türkiye’de düzenlenen toplantılardan sonuncusu Parlamento Muhabirleri Derneği ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin Ankara’da düzenledikleri 1986 toplantısıdır. Bu toplantı “basının sorunları” konularının görüşülmek üzere 28 gazetecinin bir araya gelmesiyle oluşturmuştur. Bir buçuk yıllık bir “çalışma grubu’nun etkinlikleri sonucunda ise, 6 Şubat 1988 tarihinde, Konsey’in oluşumu tamamlanmıştır. Dokuz gazeteciden oluşan bu çalışma grubunda yer alan basın çalışanlarının isimleri şunlardır; Hasan Cemal, Güneri Cıvaoğlu, Yalçın Doğan, Oktay Ekşi, Teoman Erel, Orhan Erinç, Yurdakul Fincancı, Güngör Mengi ve Rauf Tamer. Konseyin kurulmasıyla “Basın Meslek İlkeleri” adı altında oluşturulan ve meslek çalışanlarının uymaları gereken ilkeleri belirleyen bir metin ve “Basın Konseyi Sözleşmesi” de gazetecilerin onayına sunulmuştur. Konseye katılmak zorunluluk değil , “gönüllülük” ilkesine dayanmakta ve üyelik, bu iki belgenin, üye olacak basın çalışanı tarafından kabul edilmesi koşulu ile gerçekleşmekteydi. Basın Konseyi Sözleşmesi, 30 madde ve geçici iki madde olma üzere, toplam 32 maddelik bir sözleşme metniydi. Bunun, ana başlıkları şu biçimde düzenlenmiştir.

  1.    Amaç,

  2. Basın Konseyi Üyeleri Kurulu,

  3. Temsilciler Kurulu,

  4. Basın Konseyi Yüksek Kurulu,

  5. Son Hükümleri.  

   Bu toplantının belirtilmesi gereken bir başka yanı, basın konseyi kuruması konusunda gazetecilerin yaptığı çalışmaların ilerlediği bir döneme rastlamasıdır.
   Bu toplantıda, 1986’den beri basın konseyi konusunda ortaya atılan görüşler, bir bakıma ana hatlarıyla yinelenmiştir. Oktay Ekşi, Yalçın Doğan basın konseyinin kurulmasının olumlu olacağı görüşünü savunurken, Uğru Mumcu, Rafet Genç, Ahmet Abakay,(İlhami Soysal, NailGüreli(M.Işık).), Varlık Özmenek ve Kemal Balcı basını sınırlayan yasal engeller kaldırılmadıkça basının kendi kendini denetiminin basına ek sınırlamalar getireceği görüşündedirler. Bu görüşler, özünde Doğan Özgüden’in 1968’de ortaya koyduğu görüşlerin bir yinelenmesidir. Şimdi 1986 toplantısında ortaya konan düşünceleri ana çizgileriyle izlemeye çalışalım.
  Oktay Ekşi; Basının kendi kendini denetlemesi düşüncesine sempati ile baktığını, özgürlükçü demokratik sistemin temel taşı olan halkın haber alma hakkının, gerçekleri öğrenme hakkının korunmasında basın konseyinin rolü olacağı inancındadır. Ekşi, gazetecilerin kendi sorunlarını çözme sorumluluğuna sahip olmaları kanısındadır. Özgürlük ve sorumluluk birlikte yaşadığı için basın özgürlüğünü en ideal çizgiler içinde ayakta tutabilmenin temel şartlarından biri sorumlulukların da farkında olmaktır. Oktay Ekşi, Türkiye’de kısıtlı basın özgürlüğünü geliştirebilmek için sınırlayıcı değil, düzenleyici temel meslek ahlak kurallarının benimsenmesi gerektiğini vurgular.
  Uğru Mumcu: Türk basınının büyük çoğunlukla holdinglerin elinde olduğunu, basın ceza yasalarına, Anayasaya karşı demokrasi savaşı vermek zorunda olunan bir ortamda özgürlükçü ülkelerden alınmış kurallarla basın konseyi kurmanın sonuçta muhabiri ezmeye yönelik bir mekanizma yaratacağı görüşündedir.
   Kemal Balcı: Basın konseyi kurulmasıyla Türkiye’de basının saygınlığının artmasının mümkün olmadığını, Anayasaya karşı demokrasi savaşı vermek zorunda olunan bir ortamda özgürlükçü ülkelerden alınmış kurallarla basın konseyi kurmanın sonuçta muhabiri ezmeye yönelik bir mekanizma yaratacağı görüşündedir.
   Yalçın Doğan: basın konseyinin basın özgürlüğünü sınırlayan bir kurum olmadığını, yalnızca basını inanılır kılmak, saygınlığını arttırmak için gerekli olduğunu söyler. Doğan’a göre, konsey, basının eğitimini güçlendirmek, geliştirmek, muhabirleri geliştirmek konusunda yardımcı bir kurum olacaktır.
   Varlık Özmenek: basındaki tekelleşme eğiliminin basın özgürlüğünü olumsuz etkilediği günümüz koşullarında basın konseyi tartışmalarının olumlu yönler taşıyabileceğini, ama Türkiye’de basın konseyi kurulmasının son çözümde büyük sermaye ve büyük baskı gruplarının silahı haline dönüşme tehlikesi taşıdığı kanısındadır.
   Rafet Genç: gazetecilerin görevinin, haber alma özgürlüğünü sınırlayan yasarlın kaldırılması olduğunu, basın konseyinden çok ceza yasalarının gazeteciler açısından içerdiği sınırlamalar üzerinde durulması gerektiği görüşündedir.

  Nail Güreli: Türk basınındaki sorunların yapılanma biçiminden kaynaklandığını, basında emeğe verilen değerin çok düşük olduğunu, bu nedenle “ Holdingleşme süreci yaşayan,
ekonomik ve siyasi güçlerle fazla içli dışlı olan basının yapılanma biçimi gözden geçirilmedikçe” basın konseyi gibi bir kurumdan çözüm beklemenin gerçekçi olmadığı kanısındadır.
   Altan Öymen: Basın Konseyi’nin bazı ülkelerde basının saygınlığına katkıda bulunduğunu belirterek, her gün yüzlerce haberle ilgili çok sayıda denetim mekanizmasına gereksinim duyan basının bu mekanizmaları güçlendirmesi gerektiğini söyler.
Yukarıda da belirtildiği üzere, Basın Konseyi oluşturulması düşüncesine İlhami Soysal, Uğur Mumcu ve Nail Güreli gibi yazarla karşı çıkmışlardır. Ülkede basın özgürlüğü ile ilgili problemler olduğunu belirten bu yazarlar, basın üzerinde anti- demokratik uygulama ve denetimlerin bulunduğu bir ortamda böyle bir konseyin kurulmasının yanlış olduğunu savunmuşlardır. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve Hükümet Sözcüsü Mesut Yılmaz’ın basında özdenetim sağlanması konusundaki beyanlarının yanı sıra, Korkmaz Alemdar’a bu yönde çalışma yaptırılması bu yazarların tepkilerini çekmiştir. Eleştirilere bir göz atıldığında ise, bunların daha ziyade “ siyasal iktidar özgürlüğümüzü sınırlandırmadan kendimiz sınırlandıralım” anlayışına kilitlendiği görülmektedir. Özgür çalışama ortamı ve haber alma hakkı sağlanmadan böyle bir konsey oluşturulmasını yanlış olduğu, zaten yasal engellemelerle boğuşan gazetecilerin, iktidara şirin görünmek için yapay konsey oluşturmaya çalışılmasının bir işe yaramayacağı düşünülmektedir. Tartışmalar sürerken, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Foto Muhabirleri Derneği üyelerine çağrı yaparak konsey çalışmalarına katılmamalarını istemişlerdir. Gelişmelerin ardından, Basın Konseyi Sözleşmesi’ne ve Basın Meslek İlkeleri’ne son şekli verilmiş ve Basın Konseyi’ne Başvuru ve Katılma Belgeleri hazırlanarak 6 Şubat 1988 tarihinde konsey resmen kurulmuştur. Bu bağlamda oluşturulan basın konseyinin asıl amacı: 12 Eylül döneminin ortaya çıkardığı olumsuzlukların önlenebilmesi ve basın özgürlüğünün geliştirilmesi yönünde çaba sarf etmeyi amaçlamaktadır. Diğer taraftan ise konsey, depolitize olmanın getirdiği magazinleşme ve diğer olumsuzluklar sonucunda oluşan güven bunalımının aşılması ve halkın yeniden basına olan güvenin sağlanması doğrultusunda da çalışmanın yanı sıra; gazetecilerin iyi yetişmesi için adımlar atılmayı da planlamaktadır. “ Daha özgür, daha saygın bir basına kavuşmak isteyen gazetecilerin, kendi özgür iradeleriyle bir araya gelmelerini sağlayan bir ortak zemine dayanarak, batı demokrasisi içindeki ülkelerde başarı örnekleri bulunan bir sistemi

H.Dalkılıç*
getirebilmek ve yaşatabilmek…” İlk etapta 28 gazete, 22 dergi. 11 haber ajansı, 6 yayım kuruluşu , 6 basın kuruluşunun katılımı sağlanan konseye 627 gazeteci üye olurken, 1990 yılında bu sayı 1455’e yükselmiştir. Basın kuruluşu ve çalışanlarının “ gönüllü katılımı” esasına dayanan konsey, batılı örneklerinde olduğu gibi dernek ve vakıf şeklinde tüzel kişiliği olmayan bir kuruluştur. Hükümetin ve meclisin yasa ve kararnamelerle vakıf ve dernek gibi kuruluşlara müdahale edebileceği göz önüne alınarak, konsey sözleşme yoluyla oluşturularak, sadece basını denetleyen değil, aynı zamanda da onu temsil eden bir nitelik kazandırılmaya çalışılmıştır. Basın Konseyi, 1988’de kurulduğu zaman üç ana organı bulunmaktaydı. Bunlar, sırasıyla “Basın Konseyi Üyeler Kuruluydu” , “Basın Konseyi Temsilciler Kurulu” , “ Basın Yüksek Kuruluydu”. 16 Mart 1997’de yürürlüğe giren Basın Konseyi sözleşmesine göre, basın konseyinin organları ikiye indirilmiştir. Bunlar, Basın Konseyi Sözleşmesinin 2. maddesine göre, Basın Konseyi Üyeler Kurulu( BKÜK) ve Basın Konseyi Yüksek Kurulu’dur (BKYK). Basın Konseyi’nin bir genel Basın Konseyinin bir genel sekreteri ve genel sekretere bağlı, yeterli elemanlardan oluşan bir bürosu vardır. Basın Konseyi’nin üyeler kurulunun olağan toplantısı yılda bir kez Konsey Başkanı’nın başkanlığında yapılır. Bu toplantıda genel sekreter, Basın Konseyi’nin çalışmaları hakkında genel kurula bilgi sunar. Basın: Konseyi Sözleşmesinin 6. maddesine göre Basın Konseyi Üyeler Kurulu, Basın Konseyi Yüksek Kurulu’nun görüşülmesine gerek duyduğu veya en az on üyenin önerisi üzerene gündeme alınmasına karar verilen konuları inceler ve görüşlerini kamuoyuna duyurur. Basın Konseyi Sözleşmesi’nin 11. maddesinde, Basın Konseyi Yüksek Kurulu’nun görevleri sıralanmıştır. Basın Konseyi Yüksek Kurulu, Basın Konseyi Sözleşmesi’nin 12. maddesine göre, basın meslek ilkeleri ve Basın Konseyi Sözleşmesi’ne katılan gazeteciler ve basın organlarıyla onların mensuplarının mesleğe ilişkin uygulamaları hakkında karar verir. Aynı maddeye göre, şikâyetler en çok iki ayda sonuçlanır. Bu süre aşılırsa, şikâyetçi kendisini vaat mektubuyla bağlı saymayabilir.
   Basın Konseyi Yüksek Kurulu’nun, Basın Konsey Sözleşmesi’nin 13.maddesine göre, meslek uygulamalarıyla ilgili konuyu ele alabilmesi için, hakkında yapılan yayın nedeniyle konuya taraf olan kimsenin veya Basın Konseyi üyesi basın kuruluşlarından birinin veya beş bireysel üyenin yazılı başvuruda bulunması zorunludur. Basın organı veya gazetecinin kendisi hakkında haksız bir suçlamada bulunulduğunu ileri sürerek, Basın Konseyi üyesi olmayan birkurum, kuruluş veya kişi hakkında Basın Konseyine başvurması mümkündür. Basın Konseyi Yüksek Kurulu üye basın kuruluşları veya beş bireysel üye tarafından yapılan başvuruları, ilgilinin şikâyet ettiği konu nedeniyle yanıt ve dava haklarını kullanmayacağını bildiren vaat mektubunu imzalamış olması koşuluyla ele alabilir. Basın Konseyi Sözleşmesi’nin 18. maddesine göre, Basın Konseyi Yüksek Kurulu, Kişilerin kendileriyle ilgili yayınlar yüzünden yaptıkları başvurular nedeniyle basın mensupları veya basın organları hakkında şikâyeti yersiz bulma, uyarma veya kınama kararı alabilir. 19. maddeye göre de Basın Konseyi Yüksek Kurulu kararları Basın Konseyi üyesi olan tüm basın organlarıyla basın kuruluşlarına gönderilir.  Basın organlarının, kendileriyle ilgili kararları yayımlamaları, Basın Meslek İlkeleri’ne uyma yönündeki yükümlülükleri gereği sayılır. Basın Konseyi kendi çapında kendi kendini denetleme çalışmalarına katkıda bulunmaya çalışken, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kendi kendini denetleme yönünden yeni bir girişimi başlatması, Türkiye’de kendi kendini denetleme bakımından medyanın konumunu ortaya koyması yönünden yeni bir oluşuma imza attı. 18 Kasım 1998’de Türkiye Gazetecileri Cemiyeti Yönetim Kurulu, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi’ni kabul ederek bir yeniliği daha medyanın gündemine koydu. Bildirge, son zamanlarda çok somut konularda nasıl hareket etmesi gerektiğine değindiği gibi, bağımsızlıktan, muhabirlerin meslek ilkelerini ihlal etmesine kadar ayrıntılara kadar iniyor. Aynı zamanda bildirge, devletten ya da hukuk sistemimizden kaynaklanana özgürlüklerin kısıtlanması, gazetecilerin haklarının erozyona uğraması gibi noktalara da değiniyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, bu bildirgeyle doğru haber alma hakkının gerçek bir demokrasinin işlerliğinin temel koşulu olduğunu göz önünde tutarak habercileri dürüst davranmaya davet ediyor. Asıl önemli olan ise, gazetecilerin doğrudan vicdanlarına hitap etmesi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin hemen hemen bir yıl süren çalışmaları ve girişimleri sonunda kabul edilen bu bildirge, basın meslek ilkelerinin genişletilmiş bir çerçevesini çiziyor. Yeni bir gazeteci tanımı yapılıyor; medyanın konumu sorgulanıyor. Cemiyetin saptadığı bu ilkeler yönünden bazı ayrıntılara karşı çıkanlar olmakla birlikte, genellikle ülkeler kabul görüyor. Bildirgeye uyulmaması halinde, herhangi bir yaptırım olmadığından her şey gazetecinin vicdanına bırakılmış durumdadır.
   Bildirge yayınlandıktan sonra, birçok gazeteci metni benimsediklerini ilan etti veya altını imzaladı. Tabi ki metni benimsemeyenler de olmuştur. Ayrıca 1999 yılında alınan bir kara uyarınca, Basın Konseyi Yüksek Kurulu’na, Alman Basın Konseyi’nde olduğu gibibaşvuru olmaksızın doğrudan doğruya harekete geçebilme ve karar alabilme yetkisi verilmiştir. Zamanla konseyin aldığı kararların bazıları konsey üyeleri arasında anlaşmazlıklara yol açmıştır. Örneğin Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nezih Demirkent’in, Sabah Gazetesi Genel Yayın Müdürü Zafer Mutlu’nun “Boşanma haberi ve Kıskanç İri Adam”  başlıklı yazısında küçük düşürüldüğü ve kişilik haklarına saldırıldığı iddiasıyla konseye şikâyette bulunmasının ardından konseyin kınama kararı alması üzerine Zafer Mutlu konseyden istifa etmiştir. Yine 1990 yılında Asil Nadir’in sahibi olduğu basın organlarına Kıbrıs konusunda ne tür yazı yazmaları gerektiğine dair bir mektup göndermesi üzerine, Basın Konseyi Nadir’i eleştirmiş, sonuçta karara karşı çıkan 8 üyenin yanı sıra,3 gazete ve 10 süreli yayın konseyden çekilmiştir. Burada sıralanması gereken bir diğer konuda konseylerin ekonomik bağımsızlığı konusudur. Gerçekten de gelirleri birkaç büyük basın organı tarafından sağlanan bir konseyin de adil ve tarafsız karar verme ihtimali azalacaktır. Gelirlerinde azalma olması durumunda ayakta kalmakta zorluk çekebilecek bir konsey içerisinde, büyük kuruluşların etkinliğini kırmak için en etkili çözüm yolu konsey üyelerinin sayısının yanı sıra aidatların da artırılmasıdır. Sonuçta birçok basın kuruluşu yerine sayıları on binlerle ifade edilen üyelerden sağlanan aidatlar konseyin maddi açıdan rahatlamasına ve özgür kararlar alabilmesinin önüne açacaktır. Bunun için de konsey ulusal, bölgesel ve yerel bağlamda yeni üyeler kazanmak için çaba sarf etmeli, kendini daha iyi ve etkin bir şekilde tanıtmalıdır. Ayrıca üye aidatları dışında gelir getirici başka yöntemler de bulma yoluna gidilmelidir. Kar amacı gütmeyen vakıf, dernek vb. kuruluşlarla işbirliğine giderek yeni geliri kaynakları oluşturulmaya çalışılmalıdır. Seminer, panel vb. organizasyonlar mesleğe ekonomik açıdan gelir sağlayacağı gibi,  basın çalışmalarının kendilerini daha iyi yetiştirebilmelerine de katkı sağlanmış olacaktır. Ayrıca, konsey vatandaşların bilinçlenerek, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaları için de eğitici, öğretici organizasyon ve yayınlar yoluyla demokrasinin kurumsallaşmasına da hizmet etmelidir. Bu sayede halkın desteği kazanılacağı gibi, basın özgürlüğü konusunda önemli kazanımlar elde edilebileceği asla unutulmamalıdır.
    BASIN MESLEK İLKELERİ
  İletişim özgürlüğünü ülkemizde insanca yaşamanın, saydam bir yönetime kavuşmanın ve demokratik sistemin temel koşulu sayan biz gazeteciler: Kanun koyucunun veya öteki kurum ve kişilerin, İletişim Özgürlüğünü kısıtlamalarına, her zaman ve her yerde karşı
çıkacağımıza kendi özgür irademizle söz vererek; İletişim Özgürlüğünü, Halkın Gerçekleri Öğrenme Hakkı'nın bir aracı sayarak; Gazetecilikte temel işlevin, gerçekleri bulup bozmadan, abartmadan kamuoyuna yansıtmak olduğunu göz önünde tutarak; Basın Konseyi'nin kendi çalışmaları üzerinde hiçbir dış müdahaleye izin vermeme kararlılığını vurgulayarak; Yukarıdaki bölümü de içeren Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı, sözünü ettiğimiz temel inançlarımızın bir gereği saydığımızı, kamuoyu önünde açıklarız.

  1. Yayınlarda hiç kimse; ırkı, cinsiyeti, yaşı, sağlığı, bedensel özrü, sosyal düzeyi ve dini inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz.

  2. Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlak anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı ya da incitici yayın yapılamaz.

  3. Kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez.

  4. Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilemez.

  5. Kişilerin özel yaşamı, kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında, yayın konusu olamaz.

  6. Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olmaksızın yayınlanamaz.

  7. Saklı kalması kaydıyla verilen bilgiler, kamu yararı ciddi bir biçimde gerektirmedikçe yayınlanamaz.

  8. Bir basın organının dağıtım süreci tamamlanmadan o basın organının özel çabalarla gerçekleştirdiği ürün, bir başka basın organı tarafından kendi ürünüymüş gibi kamuoyuna sunulamaz. Ajanslardan alınan özel ürünlerin kaynağının belirtilmesine özen gösterilir.

  9. Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse "suçlu" ilan edilemez.

  10. Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez.

  11. Gazeteci, kaynaklarının gizliliğini korur. Kaynağın kamuoyunu kişisel, siyasal ekonomik vb. nedenlerle yanıltmayı amaçladığı haller bunun dışındadır.

  12. Gazeteci görevini, taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlarla yapmaktan sakınır.

  13. Şiddet ve zorbalığı özendirici, insani değerleri incitici yayın yapmaktan kaçınılır.

H.Dalkılıç*

  1. İlan ve reklâm niteliğindeki yayınların bu nitelikleri, tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirtilir.

  2. Yayın tarihi için konan zaman kaydına saygı gösterilir.

  3. Basın organları, yanlış yayınlardan kaynaklanan cevap ve tekzip hakkına saygı duyarlar.

BASIN KONSEYİNİN TARİHÇESİ
İlk Basın Konseyi 1916 yılında İsveç’te kurulmuş, 1963 yılında İngiltere’de gerçekleştirilmiş, özellikle de 1970’li yıllardan sonra da çoğu ülkelerde yaygınlık kazanmıştır. Basın konseyleri genelde, bağımsızlığına bir emekli yargıcın başkanlığında gazete çalışanları ve yayıncıların temsilcilerinden oluşturulmaktadır. Bazı konseylerde devletin, kimileride ise basın organlarının temsilcileri de görev almaktadır. Danimarka örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerde, basın konseyleri, gazeteciler, Endonezya’da görüldüğü gibi kimi ülkelerde devlet tarafından kurulmaktadır. 1916 yılında İsveç’te başlayan bu uygulamaya daha sonra İngiltere, Federal Almanya, Avusturya, İsrail, Güney Kore, Hindistan ve Gana ülkeleri Basın Konseyleri kurarak katılmışlardır. Basın konseyinin ortak özelliği bunların gönüllü kuruluşlar olmalarıdır. 1929 yılında Washington’da toplanan Birinci Pan Amerikan Basın Konferansı’nda kabul edilen ilk basın ahlak yasası ile UNESCO tarafından geliştirilen ahlak ilkeleri arasında “ doğruluk, dürüstlük, objektiflik, olayları gizlememek, haberlerin doğruluğunu araştırmak, söylentileri haber diye vermemek, ahlak dışı yollarla özel menfaatler temin etmemek, özel hayata saygı göstermek, yazılamaması kaydıyla verilen bilgileri yazmamak, kamu çıkarlarına saygılı olmak, toplumun ve insanların sömürülmesine karşı çıkmak, şiddet olaylarını kışkırtmamak, ırklara, dillere, dinlere, ideolojilere ve her türlü düşünceye saygılı olmak, etkin topluluklara ve onların kültür ve geleneklerine saygı göstermek, insan haklarının ve barışın güçlenmesine çalışmak, iletişimde tekelci olmamak, milletlerarası huzursuzluklara yol açabilecek uydurma ve abartılmış haber yayınlamamak” gibi hususlar yer almaktadır. Uluslararası gazeteciler teşkilatı kuruldu. 22 Ekim 1992 tarihinde Türkiye’nin de ararlarında bulunduğu Basın Konseyine sahip sekiz ülkenin katılım ile Yeni Delhi’de DÜNYA BASIN KONSEYLERİ BİRLİĞİ kurulmuş ve bir ana sözleşme hazırlanmıştır. 21–24 Mayıs 1968’de BASININ KENDİ KENDİNİ KONTROL SEMİNERİ
düzenlenmiştir. 1986 yılında yine İstanbul’da 9 gazetecinin girişimi ile Basın Konseyi kurulması çalışmaları başlatılmış, 294 gazetecinin katkısı ve eleştirileri ile Basın Meslek ilkeleri ile Basın Konseyi Sözleşmesi’nin esasları tespit edilmiştir. Kabul edilen ve 16 madde halinde sıralanan basın meslek ilkeleri hazırlanmıştır.
BASIN AHLAKI
Eski Yunan’dan beri ahlak kavramı üzerinde çok düşünülmüş, çok tartışılmıştır. Toplumlar için genel ahlak kurallarından söz edilebileceği gibi, toplumsal yaşamla ilgili pek çok özel konuda da ahlak kuralları geliştirilmiştir. Basın alanında da aynı gelişme içinde bulunduğumuz yüzyılda ortaya çıkmıştır. Los Angeles Times yazarlarından basın eleştirmeni David Shaw, gazetecilerin herkesten daha çok ahlaklı olmak zorunda olduklarını yazar; çünkü yalancı bir politikacının foyalarının ortay çıkardıktan sonra gazetecinin yalan söylemesi büyük bir çelişki olacaktır.
   Basında ahlak konusunun gündeme gelmesi 20. yüzyılın başlarında oluştur. İlk defa çağdaş kitle iletişim araçlarının geliştirildiği batılı ülkelerde sözü edilmeye başlanmıştır. Gazete Batı Avrupa’da ticari kapitalizmin geliştirdiği bir iletişim aracı olarak karşımıza çıkar. Kökeninde Ortaçağ sonrasın tüccar mektupları yatar. Avrupa’da gelişen ticari ilişkiler, kültürün yaygınlaşması, demokrasinin sancılı, âmâm sürekli gelişimi devlet denetimini sınırlamış, basın özgürlüğü kavramını giderek geliştirmiştir. İngiltere’nin bu alanda önemli katkıları olmuştur. Bu durum İngilizlere haber alma özgürlüğünü herkesten önce öğretmiştir. 19.yüzyıl, sanayi devrimi, gelişen teknoloji sayesinde gazeteyi batı dünyasının en yaygın iletişim aracı haline getirmiştir. Yaygınlaşması güçlenmesini ve özgürlük istemlerini de güçlendirmiştir.  Bu gelişmede basın özgürlüğü ve ahlak konusu üzerine pek çok düşünür kafa yormuştur. John Milton, John Erksine, Thomas Jefferson ve John Stuart Mill’in bu konuda savundukları özgürlükçü kurama göre basın ve öteki kitle iletişim araçları tamamen bağımsız ellerde olarak, resmi çevrelerle maddi ilişkileri olmadan, gerçeğin izleyicisi olmalı ve bu yolla hükümeti denetlemelidir. Fakat bu kuramda sorumluluk gazetecilerden çok okuyuculara yöneltilmiş ve basın bu olanaklar altında doğru ve yanlış bildiklerini, gördüklerini haber verir; okuyucu ise içinden doğruyu ayırt etmesini bilir diyerek bir anlamda sorumsuz bir basın özgürlüğü savunulmuştur. Buna karşılık Theodore Peterson, 1956’da kendisinden önce tartışılmaya başlanmış olan yeni bir kuramı geliştirmiştir. Peterson toplumsal sorumluluk kuramı adı altında, basanın topluma karşı sorumlu olduğu görüşünü geliştirmiştir. Çok daha popüler olan bir başka kavram i gazeteciler için daha da önemli hale gelmiştir. Bu, aydınlanma hakkıdır. Harold Cross bu kuramı, “ Kamuoyunun hükümetin ne yaptığını bilmesi yasal bir hakkıdır ve bunun ortaya çıkarılmasında kamuoyunun temsilcisi basındır” diye tanımlamaktadır. 20. yüzyılda gazeteci her zamankinden daha çok gazetenin sahibi olan kişi ya da grubun ücretli elemanı durumundadır. Bu ilk bakışta doğal gelebilir, ancak gazetecileri bu yüzyılın başında en gelişmiş batı toplumlarında kamuoyunu biçimlendirmede çok etkili oldukları düşüncesiyle çelişkili görülmektedir. Gazeteciler bu yüzden gazete sahiplerinin değişen çıkar durumlarından etkilenmemeyi düşünmeye başlamışlardır. Gazeteciliğin entelektüel bir etkinlik olduğu görüşü buradan kaynaklanmaktadır. Uluslar arası Çalışma Örgütünün 1928’de yayımladığı “Gazetecilerin Çalışma ve Yaşama Koşulları” üzerine raporu önemli noktalara değiniyordu: Gazeteci normal bir yaşam sürmeye izni verecek ücret alabilmeli, çalışmasını verimli kılacak, düşüncesini sınırlamayacak belirli bir iş güvencesine sahip olmalı, yoğun çalışmanın yaratacağı zihinsel yorgunluğa karşı korunmalı, zamanının ve gücünün hiç olmazsa bir kısmını mesleğinden başka uğraşlara ayırabilmeliydi. Rapor, gazeteciliğin amatör bir iş olmaması gerektiğini de vurguluyor ve gazetecilerin istedikleri basın mahkemelerinin kurulması destekliyordu.

1928 raporu, sadece çalışma koşulları ile ilgili bir rapor değildir. Gazeteciliği başka mesleklerden ayıran önemli bir nokta olan düşünce yönünü de vurgulamıştır. Gazetecinin görüşleri çalışma hayatında bir kenara bırakabileceği bir yönü değildir. Bu özelliği mesleğin saygınlığını arttırdığı gibi, tehlikeli de kılmaktadır. Rapora göre, gazetecinin iş güvenliğini en çok ekonomideki değil, düşünce alanındaki bunalım tehdit eder. Uluslararası Çalışma Örgütünün bu raporu iletişim alanında __İskandinav ilkeleri örneği dışında__ genel ilke oluşturmada ilk adım olarak nitelenir. Sonraki yıllarda basınla ilgili ilkeler yaygınlaşma yoluna girmiştir. Bu ilkeler siyasal rejimleri ve hükümetleri eleştirilere karşı korumak için de kullanılmışlardır, ama başlangıçta gazetecilik mesleği ile ilgili ilkeler __ meslek ahlak ilkeleri__ kamuoyunun çıkarlarının savunulması yönünde işlemeye başlamışlardır. 1920’li yıllarda bölgesel ya da uluslararası planda meslek davranış ilkeleri hazırlama girişimleri de olmuştur. Bunlar şöyle özetlenebilir:


_1926’da Washington’da toplanan Amerika kıtası gazetecileri konferansında basın ahlak ilkeleri kabul edilmiş, bu İlkerler kabul edilmiş, bu ilkeler 1950’de New York’ta yapılan toplantıda yeniden ele alınmış ve Amerikan kıtası gazeteciler birliği meslek ahlak ilkeleri olarak ilan edilmiştir. _Uluslararası Gazete Yöneticileri ve Yazı İşleri Müdürleri Dernekleri Federasyonunun çeşitli toplantılarında yayımlanan yanlış haberlerin hemen düzeltilmesi konusu görüşülmüş ve bu yönde ilke kararları alınmıştır. Uluslararası Basın Dernekleri Birliği de 1936’da benzer bir dizi ahlak kuralı benimsemiştir. 
_Uluslararası Gazeteciler Federasyonunun 1954’de Bordeaux kentinde yaptığı toplantıda kabul ettiği be metni ekte sunulan bildiri, bir yandan gazetecilerin mesleklerini yerine getirirken uymaları gereken kuralları sayarken öte yandan gazetecilerin mesleki konularda hükümet ya da başka bir otoritenin müdahalesine uğramaları gerektiğini açıkça belirtir.
_ 1971’de Avrupa Topluluğunun altı sendika kuruluşunun Münih’te kabul ettikleri Gazetecilerin Görev ve Hakları Bildirisi meslek ahlak ilkeleri arayışında önemli bir adım oluşturur. Bildirinin birinci kısmında gazetecilerin görevleri sayılmıştır. İkinci olarak gazetecilerin görevlerini yerine getirebilmesi için vazgeçilmez hakları belirtilmiştir.
_ Uluslararası Gazetecilik Örgütü (1946) da meslek ahlakı konusu ile birçok kez ilgilenmiştir.
_ Latin Amerika Gazeteciler Federasyonu (1976) meslek ahlak kuralları çerçevesinde bir İlkeler Bildirisini kabul etmiştir. Uluslararası düzeyde iletişim konusu ile ilgili meslek ahlak kurallarının oluşturulması çabaları içinde sözü edilmesi gereken bir başka girişim, Birleşmiş Milletler Örgütü bünyesinde 1952’de kabul edilen “ Basın ve Enformasyon Alanında Çalışanların Uluslar arası Ahlak İlkeleri” başlıklı metindir. Bu metni ortaya çıkaran çalışmalarda ısrarla vurgulanan nokta, ahlak kurallarının meslekten gelmesi ve meslekte çalışanlar tarafından onaylanması konusunun zorunlu olduğudur.    TÜRKİYE’DE BASIN AHLAKI OLUŞTURULMASI ÇALIŞMALARININ TARİHÇESİ.
   Batı ile karşılaştırıldığında, ülkemizde yazılı basının tarihçesinin yakın bir geçmişe dayandığı görülmektedir. Bunun başlıca nedenlerinin arasında, matbaanın kuruluşunun
Batı’dan çok daha sonra Osmanlı İmparatorluğu topraklarında gerçekleştirilmiş olması ve özgür düşünce ortamı açısından gelişmelerin olumlu olarak ortaya çıkarılmaması gerçeği sayılabilir. Osmanlı sınırları içerisinde ilk gazeteler Fransızca olarak çıkarılmıştır. Osmanlı ülkesinde tam anlamıyla gelişme göstermesi ise 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Bu olgu bize, Avrupa’dan gelen basın etkinliğinin geç ortaya çıkışının ipuçlarını verir niteliktedir. O dönemde, Osmanlı, gerek Avrupa’da ortaya çıkan Sanayi Devrimi’nin etkilerinden gerekse bu devrimin temelini oluşturan Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma hareketinden ve sonuçlarından olumlu biçimde etkilenmemiştir. 1831 Yılında ilk Türkçe gazete Takvim-i Vakayi’nin çıkarılması da resmi yollardan gerçekleştirilmiştir. II. Mahmut’un çabası ile 11 Kasım 1831’de çıkarıldı. Bu da Osmanlı basın etkinliklerinin başlatılması konusunda önemli ipuçlarını vermesi açsından değer taşımaktadır. Ülkemizde, ulusal basının ilk kez ortaya çıkışı konusunda devletin yapmış olduğu girişimin benzeri, basın ahlakı alanında da aynı doğrultuda bir oluşumu ortaya koymuştur. Türkiye’de 1938 yılında oluşturulan “ Basın Birliği” adlı kuruluş ki bu tamamen gazetecilerin kendi girişimleri dışında ortaya konulmuş olan zorunlu bir meslek kuruluşudur, dikkate alınmayacak olursa, basın ahlakına konu olacak girişimler 1960 yılına kadar meslek çalışanları tarafından somut biçimde yaşama geçirilememiştir. Bu girişimin Basın Şeref Divanı adıyla somut duruma getirilip, uygulamaya konmasında da, 27 Mayıs 1960 hareketinin başında yer alan MBK’nin önemli ölçüde payı olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Tabiî ki batı her yönüyle bizim basınımızdan önlerdeydi. 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 77.maddesinde basının yasal sınırlar içinde özgür olması ve önceden sansür uygulanmaması konularında anayasal bir düzenleme bulunmasına karşın, 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’nun birinci maddesinde, hükümete, Cumhurbaşkanı’nın onayını almak koşuluyla, yayınları yasaklama ve sorumluları İstiklal Mahkemesi’ne    gönderme yetkisi verilmekteydi. Batıdaki ticari, siyasi, dinsel, toplumsal ve düşünsel değişme ve gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkan basın etkinliği ve basının önem kazanması sonucu, yukarıda da vurgulanmaya çalışıldığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde aynı gelişmeyi göstermemiştir. Tanzimat’la başlayıp Batı’ya öykünme ve onun kurumlarını alma eğilim yasalarda da ortaya çıkmış bir gelişmedir. Bunun sonucu olarak Batı’dan örnek alınarak oluşturulan basın etkinliği, bir süre sonra bu alanda bazı düzenlemelerin yapılması gereğini ortaya çıkarmıştır. İlk Türkçe gazete batının aksine, burada açıkça eleştiri ve denetim mekanizması yok
sayılarak, gazetenin işlevsel acıdan görevini yapmasına sınır konulmakta ve gazeteciler de devlet memuru kimliğine bürünmekteydiler.
   BASIN AHLAK KURALLARI
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde, rejimin vazgeçilmez öğelerinden biri de basındır. Parlamenter sisteme dayalı demokratik ülkelerde basın kamuoyunun ve halkın ortak vicdanın sesi olmak durumundadır. Gazetecilik mesleği ve basın alanı, diğer mesleki etkinlikleri dikkate alındığında görülecektir ki, toplumsal alanda önemli ve etkin bir yere sahiptir.1791 Tarihinde, Amerikan Anayasası’nın ilk Değişiklik Maddesi, Amerikan Kongresi’nin, söz ve basın özgürlüğünü engelleyici yasa yapamayacağı ilkesini belirlemiş ve böylece de ilk kez bir mesleki etkinliğin çalışma alanı anayasal koruma altına alınmıştır. Doğal olarak bu, basının sahip olduğu toplumsal etkinlik ve elinde bulundurduğu güçten kaynaklanmaktadır. Basının önemi günümüzde de değişmemiş, üstelik kitle iletişim araçlarının toplum ve toplumsal olaylar üzerindeki etkileri daha da arttığından, bunların sorumlulukları da bu gelişmeye bağlı olarak artış göstermiştir. Elde bulundurulan güç ve onun diğer insanları etkileme olanağı genişledikçe ahlaki sorumluluk da o oranda artar. Bu anlayış, sorumluluk kavramının genel uygulama zemini oluşturmaktadır. “ Basın, radyo ve televizyonlar birlikte, çağdaş toplumun düşüncesini, eğilim ve kararlarını etkileyen en güçlü kitle iletişim araçları olmuştur. Bu araçların topluma aktardığı  ‘girdiler’ , Orwell’in de ünlü yapıtlarında anlatmaya çalıştığı gibi, insan kafasını kontrol altında tutacak güçlü manivelalar oluşturmuştur. Çoğulcu –parlamenter sisteme dayalı demokratik ülke rejimlerinde ise, basın “dördüncü kuvvet” olarak halk adına iktidarı elinde bulunduranları denetlemektedir. Bu arada her toplumsal olguda olduğu gibi yasla düzenlemeler basın için de geçerlidir. Bu yasal düzenlemelerin dışında, gazetecilerin mesleki etkinliklerini belitli bir meslek ahlakı dizgesine bağlayan ve işleriyle ilgili eylemlerinde onlara yol gösterme açısından yarar sağlayan basın ahlak ilkeleri vardır. Basın ahlak ilkeleri, genel anlamıyla basındaki kötüye kullanımları önlerden, dürüst gazetecilere de görevleri sırasında ya da daha sonra ortaya çıkacak olası bir durumda, kamuoyu ve meslektaşlarının desteklerini sağlayarak belli bir mesleki rahatlama getirmektedir. Basın ya da medya üstlenmiş olduğu sorumluluğun bilincinde olarak hareket etmelidir, akis durumda saygınlığının azalması söz konusudur. Yazılı ve görsel-işitsel medya alanında da,
gazetecilerin uymaları zorunlu olan yasal düzenlemelerin dışında bir de mesleki ahlak anlayışı vardır ki, bunlar mesleki kuruluşlarda saygınlık kaybettiren ilkelerdir.
   Bir ülkede basın alanında çalışan gazetecilerin, mesleki etikle ilgili kurallara uymaları ilkesinden hareketle, bu ilkelerin sağlanması, o ülkede var olan bazı meslek ilkeleri, hiç kuşkusuz, çok genel geçer kuralları belirlemektedir. Öte yandan, belli bir ülkede, ortaya konulmuş olan basın ahlak ilkeleri, o ülkenin değer yargılarını da göz önünde bulundurmak zorundadır. Demokratik ülkelerde, basın ahlak ilkeleri başlıca şu kaynaklardan beslenmektedir:

  • Mesleki gelenek,

  • Mahkeme kararları

  • Basın şeref divanları veya diğer kendi kendini denetim kuruluşlarının (bası konseyi) kararları oluşturur.

Basının ahlak ilkeleri birden fazla kaynaktan beslenerek ortaya konulmuştur. Hukuki düzenlemelerde bu ilkeler veri tabanı oluşturması açısından önemli başvuru kaynağı oluşturmaktadırlar. Basın ahlak ilkeleri ve hukuk yasaları da birbirleriyle etkileşim içindedirler. Mahkeme kararları ile basın ahlak yasası arasında en önemli bağ, birincinin ikincisi için bazı kurallar hazırlamasında rol oynamasıdır. Basın ahlak ilkeleri, yasalar gibi zorlayıcı hükümlere sahip değillerdir. Ancak, gazetecinin çeşitli baskılardan kendisini soyutlayarak özgür karar verebilmesi koşullarında mesleki bir değer kazanmaktadırlar. Basında ahlak tartışmaları konusunu gözden geçirirken daha ayrıntılı olarak söz edeceğimiz bu konuda Hıfzı Topuz’un 1971’de Ankara’da yapılan bir toplantıya sunduğu bildiride belirttiği ahlak kuralları:

    • Gazetecilerin kişisel çıkarlar peşinde koşmamaları,

    • Yazıyla iftira ve hakaret etmemek, çirkin sözler kullanmamak,

    • Meslek sırlarını açıklamamak,

    • Kamu çıkarlarının gerektirmediği durumlarda kişilerin özel yaşamlarına karışmamak,

    • Haber alırken dürüst yolarlar başvurmak,

H.Dalkılıç*

    •  Haberlerin yanlış anlaşılmasına yol açacak biçimde yazıda kesintiler yapmamak, başlıkların haberlere uygunluğunu sağlamak,

    • Heyecanlı bir haber yapabilmek için olayları sömürmemek,

    • Açık saçık resim ve yazı yayımlamamak,

    • Mesleki dayanışmaya saygı göstermek, 

    • Başkalarından haber ve yazı çalmamak,

    • Büyük kitlenin, çoğunluğun çıkarlarını savunmak; sömürücülüğe karşı koymak,

    • Dinsel duyguları sömürmemek, ırkçılık yapmamak, başka ulusları ve ırkları küçük düşürecek yazılar yayımlamamak.

    • Barışın ve özgürlüklerin sağlanmasına ve korunmasına çalışmak, saldırganlıkları övmemek.

TÜRK BASININ’DA SANSÜR VE HUKUK
Görülmektedir ki, ahlak anlayışı somut bir dayanağı olmaksızın da olsa, kendi görüşlerini mutlak doğru olarak kabul etmektedir. Oysa hukuk kurallarının işletilmesi için bir takım somut verilere gereksinim vardır. Yasalar, çoğu zaman toplumun etik değerlerinden ortaya çıkar ve onlar toplumun belirleyip, uyguladığı toplumsal kurallardır. Hukuku besleyen, ahlak kurallarından yararlanılır. Hukuk kurallarının yaptırımı maddidir.
RTÜK ve “ölüm oruçları” ile ilgili haberlere ilişkin “uyarısı”
 13 Aralık 2000’de Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), radyo ve televizyon kuruluşlarını yaptıkları habercilikle ilgili olarak uyarmıştı. RTÜK’ün faks aracılığıyla gönderdiği uyarı yazısında: “Terör örgütlerince planlanıp uygulamaya konulan “ölüm orucu” ve benzeri eylemelerin bazı görsel ve işitsel medyada gereğinden fazla yer alması yasaya aykırıdır. Devleti güçsüz, “zaaf içinde” gösterecek kurguyla yayın yapılıyor… denilmekteydi. Bu yayınların hedefi kamu otoritesini yok etmekti.
İstanbul 4 no’lu DGM’nin yayın yasağı ile ilgili kararı

İstanbul DGM savcılığı da RTÜK gibi düşünüyordu. Nitekim “uyarı” faksından bir gün sonra 14 Aralık 2000’de, devlet güvenlik mahkemesine başvurarak bu yayınlar için önlem alınmasını istemişti. DGM Savcılığı’na göre, yapılan yayınlarla “ülkenin iç güvenliği ve kamu düzeni” ihlal ediliyordu. Dolayısıyla, suç teşkile eden eylemlere “sebebiyet verdiği anlaşılan” bu yayınların yapan ve haber tarzı/yayın kurgusuyla iç güveliği ve kamu düzenini ihlal eden “medya suçluydu”. Netice de, DGM Savcılığının talebi ve tespiti , “yedek hakimlik” kararına dönüştü. İstanbul 4 No’lu DGM Yedek Hakimliği:
   “Anayasanın 28 ve 5680 sayılı kanunun Ek 1.Maddeleri gereğince, yazılı, sesli ve görsel basın organlarında ölüm oruçları ve F tipi cezaevleri ile ilgili olarak yasadışı terör örgütlerinin açıklamaları, propagandaları, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, suç işlemeye teşvik ve organize suç örgütlerinin korkutma, sindirme ve yıldırma gücünü arttırmaya yönelik yayın yapılmasının yasaklanmasına” karar verdi (14.12.2000 gün ve 2000/675–2511 müt. Sayılı karar.) TGC’nin yasaklama kararına itirazı olmuştur, gerekçeleri:

  1. “Yayın yasağı kararı anayasanın 28. maddesi’ne aykırıdır.” “1982 Anayasasının 28.maddesi’nin birinci fıkrasına göre ‘basın hürdür, sansür edileme.’ 28. maddesinin 6. fıkrasında ise; ‘ yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için, kanunla belirtilecek sınırlar içinde, hâkim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayım yasağı konamaz’ denilmiştir.

  2. Basın yasasının Ek–1. maddesi’ne göre “yayın yasağı” konamaz”

  3. Yayın yasağı kararı halkın bilgi edinme hak ve özgürlüğüne aykırıdır.

İtirazın sonuçları: yayın yasağının kaldırıp kaldırmadığı belli değildir.

EMİRLE GİZLİCE DİNLEME
  Herkes, haberleşme özgürlüğüne sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır. Bu temel hak herkes için Anayasanın koruması altındadır. Bu hak sınırlandırılabilir mi? Gizli dinleme olur mu? Anayasanın 22. maddesine göre; millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş yargıç kararı
yoksa haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yine Anayasada sayılan bu nedenlere bağlı olarak ve “gecikmesinde sakınca bulunan hallerde” yasayla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli yargıcın onayına sunulur. Yargıç kararını kırk sekiz saat içinde açıklar. Aksi halde, karar kendiliğinden kalkar. İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları ise yasayla gösterilir. Yeni 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununa göre “iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması” 135 inci maddede düzenlenmiştir. Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmalarda, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir ve kayda alınabilir. Gecikmesinde sakınca bulunan durumlarda ise Cumhuriyet savcısının kararı ile “gizli dinleme” ve “tespit” yapılabilecek. Cumhuriyet savcısı kararını derhâl hâkimin onayına sunacaktır. Hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhâl kaldırılır. Yeni bir yasa yasama döneminin son günü kabul edildi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER, 3 Temmuz 2005 tarihinde kabul edilen 5397 sayılı "Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"u onayladı. Yasa 23 Temmuz 2005 günlü Resmi Gazetede yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı, Yasa'nın 1, 2 ve 3. maddelerinin kimi kurallarının iptali ve yürürlüklerinin durdurulması için Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açacağını da duyurdu. Bu yasanın iptalinde meydana gelecek gecikmelerde sakınca var. Bu yasa 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nda değişiklikler yapıyor.
Kabul edilen yeni yasaya göre; casusluk suçları hariç olmak yeni CMK’nun 250 inci maddesinde sayılan Türk Ceza Kanunundaki örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu, haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar ile TCK’nin İkinci kitabında yer alan Devletin Güvenliğine, Anayasal düzene ve işleyişine, –bazı istisnaları ile- Milli savunmaya ve Devlet sırlarına karşı suçların “işlenmesinin önlenmesi” amacıyla hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Emniyet Genel Müdürü veya İstihbarat Dairesi Başkanının ya da Jandarma Genel Komutanı veya istihbaratbaşkanının yazılı emriyle, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim tespit edilebilir, dinlenebilir, sinyal bilgileri değerlendirilebilir, kayda alınabilir. MİT ise kendi yasasında sayılan görevlerin yerine getirilmesi amacıyla Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen temel niteliklere ve demokratik hukuk devletine yönelik ciddi bir tehlikenin varlığı halinde Devlet güvenliğinin sağlanması, casusluk faaliyetlerinin ortaya çıkarılması, Devlet sırrının ifşasını tespiti ve terörist faaliyetlerin önlenmesine ilişkin olarak, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde MİT Müsteşarı veya yardımcısının yazılı emriyle telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim tespit edilebilir, dinlenebilir, sinyal bilgileri değerlendirilebilir, kayda alınabilir. Verilen yazılı emirler yine yirmi dört saat içinde hâkimin onayına sunulacak. Hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verecek ve sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir derhal kalkacak.
Gizli dinlemeler Telekomünikasyon Kurumu başkanına doğrudan bağlı "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı" adıyla kurulan tek bir merkezden yürütülecek. Yasanın geçici maddesine göre de bu Başkanlığın en geç altı ay içinde kurulması gerekiyor. Başkanlık bir başkan ile teknik, hukuk ve idari olmak üzere üç uzmandan oluşuyor ve bu Başkanlıkta Millî İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığının ilgili birimlerinden birer temsilci bulunacak. Telekomünikasyon İletişim Başkanı, Telekomünikasyon Kurumu Başkanının teklifi üzerine Başbakan tarafından atanacak. Emniyet Genel Müdürü veya İstihbarat Daire Başkanı, Jandarma Genel Komutanı veya İstihbarat Başkanı ile MİT Müsteşarı veya Yardımcısı artık savcı gibi gizli dinleme ve kayıt için “yazılı emir” verebilecek. Demek ki artık verilecek “gizli dinleme” emirlerinden sonra “yargıç denetimi” gelecek ve bizde hangi hallerin “gecikmesinde sakıncalı haller” olduğunu tartışacağız… Basına yansımış ve geçmiş bazı olaylarda gördük. Yasası olmadığı halde, gizli dinlemeler çeşitli nedenlerle verilen yazılı emirlerle gerçekleştirilmiş. Şimdi fiili durum gecikmeye rağmen “yasaya” kavuşturuldu. Demek ki bu tür geçmişteki gizli dinlemelerin yasası yoktu. Şimdi var. Var ama bu kez de Anayasaya aykırı…

 

  
Devlet, Millet ve Demokrasinin Korunması ve Güçlenmesi İçin
TÜRKİYE’DE MEDYANIN DÜZENLENMESİ ve DENETLENMESİ BAKIMINDAN GELİŞMELER

Dr. Cengiz ÖZDİKER
Ulusal Güvenlik ve Stratejik
Araştırmalar Derneği Başkanı
   Medyanın Önemi ve Genel Durumu
Türkiye’de devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü ve devamlılığını her koşulda savunmak ve korumak anayasal bir zorunluluktur. Birey olarak hepimiz ve kurumsal olarak da demokratik erklerin tümü için gerekli olan bu hassasiyet basın yani medya açısından da önemlidir. Zira basın; haber verme işlevleri yanı sıra daha pek çok toplumsal ve psiko-sosyal işlevleri de yerine getirmektedir. Demokrasilerde yasama, yürütme ve yargı güçlerine ilaveten “dördüncü kuvvet” olarak kabul edilen “basın”; kısa vadede toplumların yönetiminde ve yönlendirilmesinde, uzun vadede ise, toplumların gelişmesinde ve demokratik erklerin (yasama, yürütme ve yargı güçlerinin) kullanılma biçimlerinin şekillendirilmesinde geniş anlamda önemli ve tek kuvvettir. İşlev ve etki bakımından önemli olan bu toplumsal kurumun, verimli ve etkili olarak çalışabilmesi ile gelişebilmesi için ‘kamu yararı’ ilkesini büyük bir dikkatle koruması gerekir. Kamu yararının nasıl ve ne ölçüde gözetileceği ise sadece basının değil başta “beşinci kuvvet” olarak nitelendirebileceğimiz “sivil toplum kuruluşları” olmak üzere hemen her kesimin ortak sorumluluğuyla biçimlenecektir. Günümüzde basının gelişimi, piyasadaki rekabet ortamı, basında sahipliğin düzenlenmesi ve çoğulculuğun sağlanması gerçeğiyle örtüşmekte, toplumun doğru bilgi ve haber alma hakkı her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır. Türk medyasındaki mülkiyet ilişkileri ve ekonomik örgütlenme biçiminde kaynaklanan sorunlar, medya etiğinin önündeki önemli engellerden biri haline gelmiştir. Maalesef kamu yayıncılığı yapan TRT Kurumu etkinliğini ciddi ölçüde yitirmiş, kamu hizmeti yayıncılığı yapması öngörülen özel yayıncılık her bakımdan kontrol edilemez bir büyüme göstermeye başlamıştır. Devlet erki ile siyasal ve bürokratik yönetim yönünden basında tekelleşmenin sakıncalarına paralel olarak, basının hak etmediği bir güç ve konumla devlet yönetimi açısından öncelikli tehdit haline geldiği tartışmasız bir gerçektir. RTÜK Başkanı Sayın NuriKAYIŞ’da “...Bir işadamının 3–4 televizyon kanalını kontrol ettiğini” söylemesi ve kanuna karşı hile yapılarak medyada sahiplik konusunun perçinlenmesi basının hak etmediği bir gücü kontrol etmesine, hukukun çiğnenmesine ve diğer olası tehlikelere kaynaklık etmektedir. Basın bir yandan ciddi ölçüde tekelleşmiş iken, diğer yandan, yolsuzluklara bulaştığı açıkça bilinen ve yargıya intikal eden basın patronları, kendilerinde güç vehmedip, kamuoyunu yanlış yönlendirme, panik ve öfkeye sevk etme eylemini alışkanlık haline getirmiş, Devlet Ricalini haksız, yersiz ve sebepsiz biçimlerde tezvir ederek, siyasi rant sağlama arayışlarını olağanlaştırmışlardır. Buna karşın kamuoyu, kuralsızlığın sürdüğü Türk Basınında / Medyasında televizyon ve gazete sahip ve yöneticileri bizzat veya yanlarında kolayca buldukları, yandaş ve koruyucuları eliyle, yanlı veya yanlış yönlendirilmekten, kamu otoritesinin zedelenmesine yönelik sanal krizler yaratılmasından rahatsızlık duymaktadır.
Devlet büyüklerinin; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve mer’i yasaları yanında basının ulusal ve evrensel yazılı kurallarıyla ve etik anlayışlarda da kaynağını bulan ilkelere aykırı olarak, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşürücü yaklaşımlarla, açık veya zımni tezvir içeren haber ve yorumlarla sayfalara taşınmasından da ciddi kaygı duyulmaktadır. Cumhuriyet tarihimizin hiç bir döneminde, günümüzde ihtiyaç duyulduğu ölçüde, milli varlık ve sorunlarımıza yönelik olarak ciddi tespit, uygulama ve yaptırımların eksikliği hissedilmemiş, tüm ulusal sorunlarımızın giderilme mecburiyeti yaşanmamıştır. Ülkemizde yaşanan krize paralel sorumluluk taşıyan hemen herkes çözüm ve olumluluk arayışı içerisinde üzerine düşeni yapmak için seferber olmuştur. Ulusumuzun gelişmesinde ve demokratik erklerin kullanılmasında ciddi sorumluluk taşıyan, ancak varlığıyla ve son yıllardaki görünümüyle ciddi kaygılar doğuran Türk basınının da, patronajından, yöneticisine ve çalışanına kadar üstlenmesi gereken misyon daha da önem kazanmıştır. Günümüzde basının gelişimi, basın piyasasındaki rekabet ve tekelleşme ortamı, basında sahipliğin düzenlenmesi ve çoğulculuğun sağlanması gerçeğiyle örtüşmekte, toplumun doğru bilgi ve haber alma hakkı her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır.
Bu değerlendirmeler ışığında, jeostratejik, jeoekonomik ve jeopolitik bakımlardan önemli fırsatlarla iç içe olan Türkiye’nin siyasetçisinden kamu yöneticisine, müteşebbislerinden sade vatandaşına kadar ülke sorunlarına duyarlı olması ve ciddi bir toplumsal sorumluluk anlayışıyla ülkenin iyi yönetilmesine en azından birer vatandaş olarak katkı sunması gerekmektedir. Türk basını ülkenin sahip olduğu dinamiklere ve kinetiklereuygun olarak, yazılı-görsel-işitsel yayınlarda “kamu yararı”nın gözetilmesinde ve yaşanan ağır sorunların çözümüne katkı sunulmasında üzerine düşeni yapmakta mıdır? Türk basını; sahip olduğu öz değerleri ve kazanımlarını, toplumsal ve mesleki sorumluluk içerisinde geleceğin Türkiye’sine ve Türk insanına sunarak, birey ve toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesinde ihtiyaç duyulan önderliği yapabilir, yapmalıdır.
 “Basın” dan “Medya” ya  Radyo ve Televizyon Yayıncılığı
Türkiye'de basın incelenirken; ana hatlarıyla matbaanın 1829, gazetenin 1831, kamu yayıncılığı açısından radyonun 1927 ve televizyonun 1968 yılında başladığı, özel radyo ve televizyonların ise 1990’lı yıllarda yayına fiilen başladığı ve 1993 yılındaki anayasal değişimle serbestliğin, 1994’de RTÜK kanunuyla düzenlendiği ve denetlendiği görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında basın ve yayımla ilgili hükümler “Basın hürdür, sansür edilemez...” ifadesiyle başlamakta olup, aynı maddenin 3. fıkrasında “Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” denilmektedir. Basın Kanunu’nda (15.7.1950 tarih ve 5680 sayılı) basının tanımı; “Basın serbesttir. Basılmış eserlerle bunların neşri bu kanunda yazılı hükümlere tabidir. (Md:1) Bu kanun hükümlerine göre basılmış eserlerden maksat, neşredilmek üzere tabi aletleriyle basılan veya sair her türlü vasıtalarla çoğaltılan yazılar ve resimler gibi eserlerdir.” şeklinde yapılmıştır. Basın Kanunu’nun çıktığı 1950’li yıllarda televizyon yayıncılığı olmadığından, mevzuat ağırlıklı olarak yazılı basın üzerine kurulmuş olduğu halde, “Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği yerlerde gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması veya satışa arzı ‘neşir’ sayılır” (Md:3) ifadesi günümüz yayıncılığını da kapsamaktadır. Bugün yazılı basının yanısıra, görsel ve işitsel basının da yaygınlaşması sonucunda, “basın” teriminin yerine “medya” terimi yoğunlukla kullanılmakta olup, günümüz Türkiyesi’nin ulusal-bölgesel-yerel medyasında etkinlik yönünden televizyonlar (260 kanal) önde gelmekte, daha sonra gazete ve dergiler (3.500 yayın) ile radyolar (1.176 kanal) sayılmaktadır.
Türkiye’de kayıtlara göre; 16 Ulusal, 15 Bölgesel ve 230 Yerel televizyon; 36 Ulusal, 108 Bölgesel ve 1.055 Yerel radyo; toplam 1.329 kuruluş yayın yapmakta ya da yayın yapmaya çalışmaktadır. Ulusal yazılı basın İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropolitan merkezlerde toplanmıştır. İstanbul, ulusal 94 gazete ve 518 dergi ile başı çekmektedir.Ankara’da ulusal 8 gazete, 37 dergi, İzmir’de ise ulusal 3 gazete ve 3 dergi yayınlanmaktadır. Yerel gazete ve dergiler açısından bakıldığında ise 663 yayınla Ankara’nın birinci sırada olduğu, onu, 354 ile İzmir’in ve 352 ile İstanbul’un izlediği gözlenmektedir.Türkiye’de faaliyet gösteren bütün medya kuruluşları “mbb.com.tr” bilgilerine göre; 883 ulusal, 53 bölgesel, 1.100 yerel, 19 yurt dışına yayın yapan Türk yayın organı olmak üzere, toplam 2.055 basın kuruluşu mevcut olup; 33 ulusal gazetenin yayınlandığı ülkemizde bu gazetelerde toplam 1.054 köşenin yazarı bulunmaktadır. Bir anlamda -malum kriz bahanesiyle işten çıkarmalardan önce- köşe yazarı zengini olan gazetelerin (Hürriyet: 102, Milliyet: 82, Sabah: 75, Türkiye: 81, Radikal: 64, Zaman: 55, Cumhuriyet: 53, Akit: 43, Yeni Şafak: 43, Dünya: 29, Finansal Forum: 23, v.s.) sahip oldukları köşe yazarlarına ve sayfa yapanlarına elektronik posta (e-mail) adresleriyle ulaşılabiliyor. Ayrıca, mbb.com.tr’ye göre ülkemizde; 51 haber ajansı, 66 basın meslek örgütü, 40 yabancı medya temsilcisi, 20 medya pazarlama kuruluşu bulunmaktadır.Dünyada bilgi/iletişim toplumundan uzay toplumuna doğru hızlı bir gidiş yaşanırken, basın (medya) “geleneksel” ve “yeni” medyalar şeklinde nitelendirilmeye başlanmıştır. Bir yandan internet ortamında evlere kadar uzanan yayıncılık ve ticaret ağları, diğer yandan dünyanın herhangi bir köşesindeki olayların, hatta savaşların televizyonlardan anında (canlı olarak) verilmesi bu gelişimin insan yaşantısına akseden boyutunu göstermektedir. Ülkemizde televizyonlar 24 saat esasına göre yayın yapmakta, yazılı basın olarak nitelendirilen yayınların, yayın sıklıklarına bakıldığında, çoğu gazetenin günlük olarak değil, haftalık ve aylık olarak yayınlandığı, çok sayıda yerel gazetenin ise düzenli olarak yayınlanmadığı görülmektedir. 1996 yılı rakamlarına göre; toplam 2.398 gazetenin, 930’u (% 39) günlük, 612’si (% 25) haftalık, 353’ü (% 15) ise aylık yayınlanmaktadır. Yazılı basında da yoğun olarak tartışılması gereken; basının (özellikle gazetelerin) etkileme gücü, haber verme biçimleri, gazete haberlerinde görsel unsurların kullanımı gibi konular yerine, son yıllarda basında büyük boyuta varan promosyon uygulamaları ve çıkar çatışmaları, tartışmaların ana konusu haline gelmiştir. Temel işlevleri okuyucularına haber vermek ve bilgi akışını sağlamak olan gazetelerde, gazete tirajlarını belirleyen olgu “habercilik” olmaktan uzaklaşmıştır. Bir yandan basındaki rekabetin basın dışı alanlara taşınması sonucu kamuoyunda basına karşı güven krizi yaşanmış, diğer taraftan birkaç kaynaktan beslenen tekelleşme yönündeki gelişmeler yoğunlaşarak, basın özgürlüğü ve basında çoğulculuk açısından ciddi bir tehdit doğmuştur. Basın etiği ve kurumsal etiğin başta basın mensupları tarafından önemsenmemesi de “basında kalite” ve “özdenetim” sorunlarının sıklıklatartışılmasına yol açmaktadır. Genel bir bakışla, yerel ve ulusal medyanın yoğunlaşmış olduğu metropol kent nüfusunun, medyaya erişim açısından avantajlı olduğu görülmektedir. Ancak, medyanın gelişmiş olduğu illerde gelir düzeyindeki büyük farklılıklar, herkesin erişim açısından eşit olanaklara sahip olmadığını göstermektedir.  “Gelir düzeyi farklılıklarının, enformasyon zengini ve enformasyon yoksulu olarak adlandırılan bir başka eşitsizliğe neden olduğu”nun ileri sürüldüğü MediaSkene Raporu’na göre; yüksek gelir düzeyindeki gruplar, kitap, dergilere erişim, kablolu televizyon, video teknolojisinden yararlanma açısından açıkça daha avantajlı durumdadır. Buna karşılık, düşük gelir düzeyindekilerin medyaya erişimleri televizyon ile sınırlı kalmaktadır. Basın sektöründe bir kaç büyük basın işletmesi pazara hakimdir. Promosyonun kontrol edilemeyen, denetimsiz ortamı geniş anlamda siyasi desteklerle de sürerken, promosyon mamullerinin temininde ve okuyucuya sunulmasında yaşanan finansal gerçekleşmeler, iç ve dış ticaret hacminde önemli büyüklüklere ulaşılmasını sağlamıştır. Promosyon (lotarya) olgusunun yarattığı bu durum, basının temel işlevlerinden uzaklaşmasından tekelleşme eğilimlerine, basının kendi özdenetiminden promosyonun sosyal maliyetine kadar tartışılması gereken ve okuyucu-yayıncı-devlet üçgeninde ciddi düzenlemeler gerektiren bir niteliğe dönüşmüştür. Türk basınının gazetelerin satış rakamları itibarıyla istenilen büyüklüğe ulaşamaması ve yeterince gelişememesinin temel nedenlerinden biri basın işletmelerinin ulusal (tüm) pazara yönelmeleridir. Türkiye’de bölgesel ve yerel yayıncılık etkin bir konuma ulaşamamış, bu yönde gerekli atılımlar yapılmadığından çok geniş bir potansiyel harekete geçirilememiştir. Dağıtımda bayilik sisteminin yaygın olarak kullanıldığı ve gazete/dergilerin yüzde 95’inin bayilik sistemi ile dağıtıldığı halde dağıtım konusundaki yapılanma ve denetimlerin yetersizliği ve dağıtım şirketlerinin yayıncılardan aldığı komisyon oranlarının yüksekliği aşılması gereken önemli bir konudur. Gelişmiş ülkelerde yaygın olarak kullanılan ve gazete dağıtımında en ekonomik sistem olan doğrudan dağıtım sisteminin yaygın olmaması, özellikle dağıtım şirketlerinin sahibi veya ortağı olmayan işletmeler için hayati önem taşıyan bir sorundur. İşletmeler açısından büyük yatırımlar ve ulusal düzeyde bir örgütlenmeyi gerektiren ve oldukça yüksek bir maliyete ulaşan dağıtım konusu gazeteleri tekel yapısında faaliyet gösteren ve dağıtım karteli olarak adlandırılan iki dağıtım kanalından (Birleşik Basın Dağıtım A.Ş. ve Yaysat A.Ş.) birisini seçmeye zorunlu kılmaktadır. Bu şirketlerin kendi basın gruplarına özel hizmetler verirken, dağıtımını üstlendiği diğer basın işletmelerine ve onların mamullerine gereken özeni göstermedikleri, dağıtım hizmetlerinden çok taşımacılık yaptıkları ileri sürülmektedir.Dağıtım alanındaki tartışmalar konunun Hükümet düzeyinde ele alınmasına kadar varmış ve dağıtım şirketleriyle bazı yayın organları arasında doğan ihtilaf sonucu basın çevrelerinde zorunlu dağıtım ve satış yasası olarak tanınan ve 12 Kasım 1996 tarihinde yürürlüğe giren ve süreli/süresiz yayınların dağıtımı konusunda dağıtım şirketlerine mecburiyet getiren, kendilerine ulaştıran yayınları satmaktan kaçınan bayiler için ise ağır yaptırımlar öngören bir Yasa (4202 sayılı) çıkartılmıştır. Ancak, bu yasa Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Tekelleşme eğilimleri incelenirken promosyonun tekelleşmeye etkisinin de değerlen-dirilmesi gerekir. Promosyonun asıl fonksiyonu gazetenin tanıtımını yapmak olduğu halde, Türk basınında promosyon, gazetenin tanıtımından çok satışına etki eden unsurlardan biri haline gelmiş ve bir tür “ön ödemeli satış stratejisi” işlevini yerine getirince de, gazete sahipleri daha iyi bir gazete çıkarmanın yollarını aramak yerine, daha cazip promosyon malzemesini bulmanın yollarını arar hale gelmişlerdir.
 Medya’da Terör ve Şiddet İçeren Yayınlarla Mafya(!) ve Yasadışı Faaliyetler
Türkiye dünya tarihinde terörden en fazla etkilenen ülkelerden biri olmuştur. Son 15 yılda harcadığımız 100 milyar dolarlık nakdi ödemelerin ötesinde olayın sosyo-ekonomik ve kültürel yan etkilerini de göz önüne alırsak bu rakamı ikiye katlamak mümkündür. Başka bir deyimle Türkiye her yıl milli gelirinin önemli bir oranını terörle mücadele için harcamak zorunda kalmıştır. Türk Medyası, sıklıkla yasa dışılığı ve legal olmayan davranış biçimini haber ve programlardaki “Ünlü Baba”, “Yeraltı dünyasının tanınmış ismi”, “Ünlü Kabadayı”, “Çete reisi”, gibi terim ve tanımlamalarla zımnen övmekte, izleyicilerde korku ve olumsuz uyaran yaratılmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bazı kişiler tanıtılırken “Baba” takıları yetmez gibi bu şahsiyetlerin isimleri başına “Kürt ..., Laz ..., Çerkez ..., Arnavut ..” gibi ırk takıları konulmakta, ya da “Karadenizli, Ankaralı, Oflu, vb.” gibi bölgesel ayırımlara gidilerek “nam” yürütülmektedir. Türkiye’de tüm unsurlarıyla devletin ve milletin teröre karşı gösterdiği yüksek duyarlılık, terörün zayıflatılmasında ve bitirilmesinde en önemli etken olmuştur. Terörizm, bir hükümet meselesi olmaktan çok devlet ve millet meselesi olup, hiçbir manada himaye görmemeli, herkes üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Turizm sezonunun başlangıcıyla birlikte, terorizmi destekleyen yayın organlarının turizmi hedef alan tehdit dolu yayınlarının Türk turizmini olumsuz etkilemesinden duyulan rahatsızlık Başbakanlığa resmen iletilmiştir. Başbakanlık, özellikle İngiltere, İtalya, İspanya, Almanya, Fransa, Avusturya ve İskandinav ülkelerinde yüzde 40’a varan rezervasyon iptallerini dikkatealarak turizm sektörünün içinde bulunduğu sorunları ve çözüm önerilerini geniş katılımlı bir toplantıyla değerlendirmiştir. Başbakanlıkça ”her ne kadar RTÜK’ün radyo ve televizyon kuruluşlarının yayın politikalarını belirlemek gibi bir görevi ve yaptırım yetkisi yoksa da, sektörün kaygılarının hissettirilmesi ve terör haberlerinin verilişinde daha duyarlı davranılması gibi konuların medya kuruluşlarına aktarılmasına aracılık etmesi” istenmiştir. Terör ve şiddet içeren televizyon yayınlarına yönelik şikâyetlerden dikkat çeken örnekler şunlardır;
— Adliyedeki kavgalarla polislerin suç tatbikatlarındaki “linç girişimi” gibi şiddet görüntülerinin ekranlarda sık sık boy göstermesi, halkın adli mercilerden çekinmesine ve paniğe düşmesine neden olmaktadır.
— Ana haberler hemen her yönüyle şiddet içeren söz ve görüntülerle dolu geçmişte yaşanan yıkıcı-bölücü ve irticai terör olaylarının yeni yaşanıyor gibi sık tekrarlar ile verilmesi, insanlarda korkuya yol açıyor.
— Baba, mafya lideri, çete başı gibi şiddete dayalı gayrimeşru bir ortamın gerek dizi ve filmlerde, gerekse de haberlerde sıksık yer alması özellikle gençlerin bu gibi tiplemeleri bir güç odağı gibi görmelerinin sonucunda bunlara özenmeleri toplumu, anne ve babaları tedirgin etmektedir.
— Çocukların yoğunlukla izlediği çizgi filmlerden özellikle bilim-kurgu türü çizgi filmler ile çocuklar şiddeti benimsiyorlar, sağlıksız bir toplum yetişiyor.
— Spor karşılaşmalarında çıkan kavgaların ve kötü sözlerin ekranlarda geniş yer bulması taraftarların nefret duygularının gelişmesine neden olmaktadır.
  

  1. İntihar eden veya sorununa çözüm isteyen bir baba ya da annenin çocuğunu çatıdan atma, öldürme tehdidi ve diğer sözel ve bedensel şiddet unsurlarını kullanması toplumda ve özellikle çocuklarda büyük üzüntüler doğurmaktadır.

— Annesinin veya babasının dövme, işkence etme veya diğer şiddet unsurlarına maruz kalmış çocukların görüntülerini izleyen, televizyon başındaki çocuklarda duygusal çöküntüye neden olabilir.
— Satanistlik gibi zararlı bir akımın şiddet içeren söz ve görüntüleri çocuk ve gençlerle ebeveynleri tedirgin etmekte, korkuya sevk etmektedir. Televizyon ekranlarında, terörizmi besleyen kaynakların gündem oluşturma gayretlerine, terör haber ve yorumlarında ilkesizliğe ve kaynağı terörizm olsun ya da olmasın şiddet gösterimine ve yasadışı oluşumlara son verilmelidir. Yayınlarda “özdenetim” hassas bir biçimde uygulanmalıdır.
 Yayıncılığın Düzenlenmesi ve Denetimi Sorununa Çözüm; RTÜK’ün Kuruluşu ve Özerkliği
Türkiye’de 1990 yılından bu yana radyo ve televizyon alanında fiilen “özel yayıncılığın” başlatılmasıyla doğan karmaşa sonrasında T.C. Anayasasının 133 üncü maddesinde yapılan 8.7.1993 tarihli değişiklikle “Radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbesttir.” hükmü getirildi. Bu anayasal değişiklik, tekel durumundaki kamu yayıncılığından özel yayıncılığı da kapsayan “çoğulcu” yayıncılığın başlangıcı oldu. Ülkemizin yeni yayın alanı ile idari yapımızla, “özerk ve tarafsız” bir kamu kuruluşu olan RTÜK, Türk pozitif hukukuna yeni hukuksal düzenlemeler getirmiş; böylece kapsamlı yayın alanının düzenlenmesi, denetimi, uygulanacak yaptırımlar, Üst Kurulun görev ve yetki alanı içine girmiştir. Kamu tüzel kişiliğine sahip olan RTÜK, “özerkliğini” Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan almaktadır.
RTÜK’ün kurulduğu 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’un amacı; (Md:1) “radyo ve televizyon yayınlarının düzenlenmesine ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin esas ve usulleri belirlemek” olarak hükme bağlanmış ve Kanunun kapsamı (Md:2) “her türlü teknik, usul ve araçlarla ve her ne isim altında olursa olsun elektromanyetik dalga ve diğer yollarla yurt içine ve dışına yapılan radyo ve televizyon yayınları ile ilgili hususları kapsar.” şeklinde düzenlenmiştir. Radyo ve televizyon faaliyetlerini düzenlemek amacıyla özerk ve tarafsız bir kamu tüzelkişiliği niteliğinde kurulan (Md:5) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun görev ve yetkileri değerlendirildiğinde, RTÜK’ün Türk hukuk sistemi içerisinde basın / medya’nındüzenlenmesi yönünden özel bir konumu olduğu görülmektedir. (Md:8) Bu düzenlemenin hukuki çerçeve dışında bağımsız bir otorite tarafından gerçekleştirilmesi, işlevsel düzenleme yanında tarafların haklarının korunması açısından da önem taşımaktadır. Anayasanın öngördüğü “düzenleme görevi”ni yerine getirmek üzere 3984 Sayılı Kanunla Radyo ve Televizyon Üst Kurulu kuruldu. RTÜK Üyelerinin “atama” yoluyla değil, Yasama organının 550 üyesi tarafından “seçilmesi”, kuruluş amacı ve işlevlerin yerine getirilmesi yanında özerklik ve tarafsızlığı korumak bakımından da çok önemli olduğundan yayıncılığın düzenlenmesi ve denetlenmesi hassas bir dengeye oturtuldu. TBMM özel bir yasa sonucu kurduğu RTÜK’e ve üyelik görevi yüklediği şahsiyetlere bir anlamda kefil olurken, seçimle kazanılan bu kamusal görevlendirmeyle, “RTÜK Üyeliği” ne de özel yetki ve sorumluluklar yüklendi. Üyelerin Meclis tarafından seçilmesi, klasik bürokrat normundan uzak bir şekilde çalışabilmeleri bakımından çok önemlidir. RTÜK’ün görev alanı diğer kamu kuruluşlarından farklı bir yaklaşımla düzenlenirken, genel manada görev alanına giren başlıca konular, görsel ve işitsel yayıncılıkla ilgili düzenleme (araştırma, inceleme, yönlendirme) ve denetimleri (idari, mali, teknik) kapsamak, artık 65 milyon vatandaş ve hanelerde bulunan 25 milyonu aşkın televizyon ve radyo cihazıyla sunulan yayın ve yayınların etkisi yanında 1400’e yakın radyo ve televizyon kuruluşu “kurumlaşmasını” sürdürmekte olan RTÜK’ten sorulmaktadır. Üçüncü binli yıllara girerken bir bütün olarak kamunun ve yayıncılığımızın önünde pek çok sorun bulunmaktadır. Bu sorunların aşılması amacıyla, TBMM tarafından çıkartılan 3984 sayılı kanun, yayıncılığın düzenlenme ve denetlenmesi için oluşturulan RTÜK’ün özerkliğini esas kılmış ve özerkliğin korunması ve bu yasayı gereken etkinlikte uygulamak üzere TBMM Üyesi Milletvekilleri tarafından seçilen RTÜK Üyeleri özel ve güçlü bir statüye kavuşturulmuştur. Bağımsız bir düzenleyici otorite olarak RTÜK’ün özerkliği yönünde yasa koyucu, uygulamacı ve yayıncıların ciddi sorumlulukları bulunmaktadır. Türkiye’de özel yayıncılığın çoğulculuk ilkesine uygun, tekelleşme eğilimlerinden uzak ve özdenetimin hakim olduğu sorumlu bir yapı bütünlüğünde olması yanında, gelişen çoğulcu demokrasi anlayışına paralel bir şekilde kamusal yayıncılığın etkin bir konuma kavuşturulması beklenmektedir. Ülkemizde özel yayıncılığın gelişimine paralel hukuki düzenleme arayışları hükümetlerin, yayıncıların, akademisyenlerin ve vatandaşların gündeminde yoğun olarak yer almış, doğal olarak RTÜK’ün kurulmasından sonra da uygulamalar sürekli tartışılmıştır. Bazı çevrelerce RTÜK’ün “sansürcü” şeklinde sıfatlandırılması doğru olmayıp, haksız ve kasıtlıdır. Zira Üst Kurul herhangi bir şekilde öndenetim yapmamakta, yayıncı kuruluşları yayın öncesindeincelememekte ve uyarmamaktadır. Ancak, yasal düzenlemelerin gerektirdiği ve herkesçe bilinen ve bilinmesi gereken hükümlerle ‘yayın sonrasında’ karar verilmektedir. Kurulduğu 12 Mayıs 1994’den bu yana düzenleme ve denetim faaliyetlerini sürdüren RTÜK de, bir taraftan teşkilatlanma faaliyetleri yürütülürken diğer taraftan hukuki düzenlemelere ilişkin son derece yoğun çalışmalar yapılmış, çıkartılan yönetmeliklerle yasanın ve yasal arayışların gerektirdiği ilk düzenlemeler tamamlanmıştır. RTÜK’ün oluşum biçimi ve mevcut görünümünün reorganizasyonu, kamu otoritesiyle beraber kamu ve özel yayıncılığın bütününe yönelik ihtiyaçların belirlenmesi ve sektörel koordinasyonun sağlıklı bir zemine oturtulması ile mümkündür. Özerklik, kamu tüzel kişisinin “işlevi” ile bağıntılı olarak pek çok biçimde tezahür edebilir. RTÜK’ün Anayasal işlevlerinin başında “kamu yararı”nın gözetilmesi ve korunması gelmektedir. Bu durumda, radyo ve televizyon yayıncılığının düzenlenmesi ve yayıncı kuruluşların denetlenmesinde “kamu yararı”nın gözetilmesi ve korunması özerkliğin içeriğini belirlemekte, kapsam ve sınırlarını göstermektedir. RTÜK’ün Anayasamızdan kaynaklanan işlevini yerine getirebilmesi, ancak tam bir idari ve mali serbestliğe ve işlevine uygun bir örgünleşmeye sahip olması halinde mümkündür. Buna göre, 3984 Sayılı Kanunun yayımlandığı ve uygulandığı altı yıllık süreç ışığında yayıncılığı düzenleyen ve denetleyen konumuyla birlikte RTÜK’ün “özerklik değerini” taşıyıp taşımadığı tartışılmalıdır. Özerklik, RTÜK’ün işlevinin kaynağından gelen kamu yararı, hak ve sorumluluklar çerçeve-sinde kaynağı güçlendirmek ya da iyileştirmekle anlam kazanacaktır. Örneğin, hiç kimse ya da kurum RTÜK’ten kanun ve yönetmeliklerinde yer alan çerçevenin dışına çıkılmasını isteme hakkına sahip değildir. Diğer taraftan, gerekçesi ne olursa olsun RTÜK bütçesinden başka fonlara yapılan önemli miktardaki kaynak aktarımı -TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda 5 Trilyon TL Sosyal Hizmetler Fonuna aktarılmıştı- tartışmalı bir gelişme olup, anayasal bir düzenlemeden hareketle kuruluş amacı, işlevi ve yapısı yönünden önemli bir konumu olan RTÜK’ün özerkliğine mali açıdan önemli bir darbe vurabilecektir. TBMM’ye sevk edilen kanun tasarısında da RTÜK’ün yıllık bütçesinden harcanmayan miktarın yılsonunda Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlıklarının Onarımına Katkı Fonuna aktarılacağı hükmü, son derece yersiz olup, gerek 4481 sayılı ve gerekse 3294 sayılı kanunların RTÜK gelirleriyle ilgili maddeleriyle de çelişmektedir.

 

   Yayıncılığın Düzenlenmesi ve Denetiminde İdari, Mali ve Teknik Konular
RTÜK Türk basını ve yayıncılığı bakımından önemli bir ihtiyaç olup, görsel ve işitsel yayıncılığın yapıldığı tüm demokratik ülkelerde RTÜK benzeri kuruluşlar (bağımsız otoriteler) yer almakta ve bu ülkelerin hemen tümünde yayın durdurma cezaları bulunmaktadır. Önemli olan bir tür bağımsız otorite niteliğindeki RTÜK benzeri kuruluşların; işlevleri, idari ve mali özerkliği yanında etkinliğinin vazgeçilmezliğidir. Radyo ve televizyon yayıncılığı açısından “düzenleme” ve “denetleme” görevlerini RTÜK’e veren Yasa Koyucu (TBMM), başlıca “yayın ilkeleri”ni, (Md:4) Radyo ve televizyon yayınlarının kamu hizmeti anlayışı içerisinde; (a) Türkiye Cumhuriyetinin varlık ve bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, (b) Toplumun millî ve manevî değerlerine, (c) Anayasanın Genel Esaslar kısmında yer alan ilkelere, demokratik kurullara ve kişi haklarına, (d) Genel ahlâk, toplum huzuru ve Türk aile yapısına, (e) Anlatım özgürlüğüne, iletişim ve yayında çoğulculuk esasına, (f) İnsanların ırk, cinsiyet, sosyal sınıf veya dinî inançları dolayısıyla hiç bir şekilde kınanmaması ilkesine, (g) Toplumu şiddet, terör ve etnik ayrımcılığa sevk eden ve toplumda nefret duyguları oluşturacak yayınlara imkân verilmemesi ilkesine, aykırı olmamak gibi belirlerken, yayınların belirlenmiş diğer mevzuat hükümlerine uygun olarak yapılması da açıkça tanımlanmıştır.RTÜK Kamuoyu ve Yayın Araştırmaları Dairesi Başkanlığınca yapılan “İmaj Araştırması”nda Üst Kurulun radyo ve televizyon kanalları ve yayınları hakkında yaptığı değerlendirmeler ile verdiği “uyarı” ve “geçici bir süre ile durdurma” kararlarına yönelik vatandaşların görüşlerine başvurulmuştur. Araştırma sonuçlarına göre müeyyidelerle ilgili olarak; 7.385 örneklem de 5.288 kişi, katılanların yüzde 72’si olumlu, 2.097 kişi, yüzde 28’i ise olumsuz kanaat bildirmiştir. Türkiye genelinde 7 coğrafi bölgede ve 22 ilde 6.614 kişiyle yapılan Türkiye Televizyon Yayınları Araştırması’nda da RTÜK müeyyidelerini olumlu karşılayanların oranı yüzde 74.53 olarak sonuçlanmıştır. Vatandaş RTÜK’ü benimsemiştir ve bu kurumdan beklentiler içerisindedir. Nitekim RTÜK tarafından kurulan ALO RTÜK “178” özel hattına ulaşan bulgular bütünleşik olarak değerlendirildiğinde 10 Ocak 1998 tarihinden itibaren faaliyet gösteren bu hattı, iki yıl içerisinde 39.973 vatandaş aramış ve genel toplam 74.720 şikâyet/beğeni/talep bildirmiştir. Bu hatta ayda ortalama 1.666 vatandaşın arayıp 3.113 ayrı konu bildirdiği; günlük ortalama 56 kişinin hattı arayarak 104 ayrı konuda şikâyet/ beğeni/talep bildirdiği görülmektedir. Bu hatta ulaşan şikâyetlerin, hangi programdan dolayı geldiğinin dökümü yapıldığında, 1998 yılında “haber programları” birincisırada yer almışken, 1999 yılında “yarışma programları” ilk sıraya yükselmiştir. ALO RTÜK’ün kurulduğundan bu yana en çok şikâyet alan televizyon kanalları; ATV (15.734 şikâyet), Show TV (14.176 şikâyet), Kanal D (13.584 şikâyet), Inter Star (10.615 şikâyet) olmuştur. Değerlendirmeye tabi tutulan iki yıl içerisinde; “Genel ahlaka aykırılık” konusunda toplam 6.652, “Cinsellik/erotizm” konusunda 6.341 ve “Ahlaka aykırı hareket ve davranış&rdq