KITLE ILETISIM SISTEMLERI
İletişim alanında, gazetenin basım ve dağıtımında kolaylık sağlayan teknik gelişimlerin, zamanla radyo ve televizyon gibi iki etkili aracı ortaya çıkarması, kitle iletişim araçlarının etkileri ve denetlenmesi konusundaki tartışmaları da devamında getirmiştir. Bu denetlenmeler büyük ihtimalle Batı Avrupa’daki iletişim sistemleri, Fransa ve İngiltere örnekleri doğrultusunda incelenecektir. Basın kanunu vb. yasal düzenlemeler hem basın organlarının hem de bireylerin haklarının korunması ve dengelenmesi amacıyla oluşturulurken; basın ahlak ilkeleri, basın konseyi oluşumlarla basının kendi kendini denetlemesi sağlanmaya çalışılmıştır.
Bizim ülkemizde iletişim alanının şekillenmesinde rol oynayan siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlardır. Bu bağlamda iletişim alanını irdelemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Türkiye de tek parti dönemi incelendiğinde basın propaganda aracı olarak görülmüştür. Sonuçta basın kontrol altına alınmak suretiyle, yeniliklerin ve devrimlerin halka benimsetilmesinde aracı bir rol üstlenmesi sağlanmıştır. Bizim ülkemizde siyasetin basın organlarının sansür ve çeşitli baskılar uygulanmak suretiyle kontrol altına almışlardır. Yazılı basını etkileyen düzenleme ve gelişmeler, matbuat kanunu, Türk Basın Kongresi ve Basın Birliği, Radyo ve Televizyon Alanını Etkileyen Gelişme ve Düzenlemeler yapılmıştır. Bakanlar Kurulu’na gazete kapatma yetkisi verilmiştir. Sonuçta sansür nedeniyle, basın ancak hükümet bültenleri, hava raporları ve belirli oranda siyasi yazılar yayınlayabilmiştir. Bu yazıyı yani sansür yapılması hususunu yazarken Osmanlı Devletinde II. Abdülhamit Han’ın yapmış olduğu basın sansürü aklıma gelmiştir. Han Avrupa’ya yolladığı öğrencilerin batı medeniyetlerini, dini inanışlara ve kültürel yapısına empoze oldukları ve bunların da bizim toplumumuzu bozacağı bizim inançlarımıza aykırı olduğu düşünülerek bazı sansürler getirilmiştir. Bizim ülkemizde ise tek parti döneminde partinin yani siyasetin dediklerinin yapılması gerekmekte ki bu sadece çıkarların göz önünde bulundurması Naziler Almanya’sında basının kullanılması gibi bir propaganda aracıdır. Halkın okuyucuların yazıların anlaşılır dilde kaleme alınmasını istedikleri ve roman tefrikaları yerine halkın sorunlarına yer verilmesini talep ettikleri ortaya çıkmaktadır. Çok partili döneme geçilmesiyle basında yeniliklere gidilse de bu yenilikler gene eski tas eski hamam denilebilecek dereceyi geçmemiştir. Çeşitli darbeler yapılarak basın ele alınmış kısıtlamalar getirilip propaganda aracı olarak kullanılmaya devam edilmiştir.1980’li yılların sonrasındaki Türkiye’nin görünümüne bir göz atıldığında “ merkez”in artık Kemalist türdeşliğini yitirmeye başladığı görülmektedir. Bunun yanında milliyetçi, İslamcı ve non- Kemalist çizgideki kişilerin girmesi merkezin türdeşliğini zedelemiştir. Eskiden beri süregelen sağ – sol gibi gruplaşmaların yanı sıra, dinsel ve etnik gruplaşmalar da ortaya çıkmış, alevi-Sünni, ırkçı-ulusçu, sosyalist-kapitalist gibi yeni sosyo-politik gruplaşmalara “yuppie”ler ve “iş bitiriciler” eklenmiştir. Ekonomik yönde gelişmeler olmuş kararların mimarı olarak gösterilen Turgut Özal ve askerler arasındaki görüş alışverişinin ardından, 16 Eylül 1980 günkü basın toplantısında Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, bir soru üzerine ekonomik programın ve istikrar kararlarının kesintisiz uygulanmaya devam edeceğini söylemiştir. 24 Ocak Kararları’nı Türkiye’de sadece ekonomik alanda değil; buna bağlı olarak siyasal ve toplumsal alanların yanı sıra iletişim alanlarının da ağırlık kazanmasına neden olmuştur. 1983 seçimlerini Turgut Özal Anavatan Partisi’nin kazanması kararların filen uygulanmasının devamını sağlamıştır. Magazin ve dalgalandırıcı haberciliğe yönelmiş, üstelik bir de müstehcenlik olgusu ortaya çıkmıştır. Başıbozukluğu ve sorumsuz yayıncılığı ortadan kaldırmak için ANAP sonrası iktidara gelen DYP-SHP iktidarı da çok fazla çaba sarf etmeyince, 1990 yılında ortaya çıkan fiili durumun tam olarak yasal bir zemine oturtulması ancak 1994 yılında RTÜK’ün kurulmasıyla gerçekleştirilebilmiştir. 1990’lı yıllarda gazete yayıncılığından haber ajansına, kitap ve dergi yayıncılığından reklâm ve radyo- televizyon alanına değin tüm alanlara yönelen medya grupları, medya dışında da bankacılık, finans, otomotiv, turizm, sigorta, sağlık, Telekom, çimento ve enerji gibi sektörlere el atmışlardır. Türkiye de basın organı sahibi olmak her dönemde devletle iş yapmanın kapısını açmıştır. Doğan ve Bilgin Grupları’nın ülke genelindeki Pazar payı 1990’lı yılların ortalarında %70’lere ulaşmıştır. 12 Eylül 1980 harekâtının ardından yönetime askeriye el koymuştur. Hemen hemen her şeye kısıtlamalar getirmiştir. Komutanlara gazete kapatma yetkileri verilmiş ve bunlarda bu yetkilerini sık sık kullanmışlardır. Gazeteciler neler yazıp, neleri yazamayacakları konusunda büyük sıkıntılar yaşamışlardır. Gazetecilerin ekonomik çıkarları sınırlandırılmıştır. 1987-1993’lı Yıllarda hatırladığım kadarıyla Turgut Özal’ın oğlu ve Cem Uzan Türkiye de özel bir televizyon kurma eğiliminde bulunup ilk özel televizyonu kurmuşlardır. Bu olay resmi değil yani yasayı delmesiyle onca gazete ve derginin yanı sıra radyo ve televizyon istasyonları devreye istenmedik kadar girmeye başlamıştır. 1994 yılına kadar süren kuralsızlık ve başıbozukluk dönemi yaşanmıştır. Mevcut gazete patronlarının radyo ve televizyon alanına el atarak çapraz tekelleşmeye yol açmaları olmuştur. Sonuçta ise, 2001 yılına gelindiğinde Türkiye’de gazetesi olup da, radyo ve ya televizyonu olmayan bir grup göstermek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. 1980 öncesi donemde siyasetçilerle gazeteciler arasında özel dostluklar kurulması hoş karşılanmazken, günümüzde bu tür ilişkiler adeta bir prestij unsuru olarak lanse edilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla, gazete sahibinin meslekten gelme bir kişi olması durumunda gazetecilik ağırlık kazanırken; büyük sermaye sahibinin elindeki bir gazetede ise, tam bir ticari işletme mantığı ön plana çıkarılarak mesleki ve etik değerleri ikinci plana atılmaktadır. Tüm bu gelişmelerin bir sonucu olarak Türkiye’de halkın basına olan güveni günden güne azalmıştır. Çeşitli kanunlar çıkarılmış ( küçükleri muzır neşriyattan koruma kanunu) 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde olumsuz etki yapacağı düşünülen yayınların sınırlandırılması için. Bu tür kanunlar bizim ülkemizde biraz abes kaçsa da Avrupa ülkelerinde olan bir kanundur. Kitabınız da benim dikkatimi çeken bir önemli hususta basın özgürlüğü konusu olmuştur. Hiçbir hak ve özgürlüğün sınırsız olamayacağı, sınırsızlığın diğerlerinin hak ve özgürlüklerine zarar vererek kaos ve kargaşaya yol açabileceği, bu nedenle de her hak gibi basın ve haberleşme özgürlüğünün de kötüye kullanımının önlenmesi için sınırlandırılması gerektiği muhakkaktır. Türkiye’nin de kabul ettiği Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi’nin onuncu maddesi bu özgürlüklerin ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin, düzeni korumanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın başkalarının şöhret ya da haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına engel olunması veya adalet gücünün üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla belirli merasime, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanabileceğini öngörmüştür. Bu yolu izleyen 1982 Anayasası’nın 13.maddesi Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi’nin 10.maddesine bağımlı alınmıştır. Burada şu anlarda dünya gündeminde olan Karikatür krizine çözüm niteliği taşıdığı apaçık ortadadır. Karikatür krizinin basın özgürlüğü değil de başka manalara geldiği konusunun apaçık Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini koruma sözleşmesinin onuncu maddesinde açıkça belirtilmiştir. Bu yasa onların çıkardığı bir yasadır. Bakalım mahkemenin sonucu Avrupa’da Hukukun ne kadar doğru işlendiğini ve güvenilirliğini gösterecektir. Bunların yanı sıra demokratik ülkelerde basının yasama, yürütme, yargıdan sonra en önemli güç olduğundan bahsedilir. Bu bizim ülkemizde böyle değildir ve şimdileri bu modern çağdaşlaşma aşamasında bile basın, medya birinci güç niteliğindedir. Bu da demek oluyor ki basının birinci güç olması ülkede demokrasinin tam anlamıyla gerçekleştirilemediği demektir. Basında özdenetim kurumunun oluşturulması konusundaki ilk ciddi girişimler olan Panel ve Seminerler de yapılmaya başlanmıştır. Bu etkinliklerde devletin basın alanına daha az müdahale etmesi gerektiği vurgulanmıştır. Siyasal iktidarın her türlü baskısından uzak olması gerektiğini belirtilmiştir. Bu seminerlerde basının siyasi baskısından nasıl korunabileceği ve bası özgürlüğünün nasıl sağlanabileceği doğrultusundaki tebliğ ve tartışmaların ardından bir “Basın Konseyi” oluşturulması fikri ağrılık kazanmıştır. 6 Şubat 1988 tarihinde konsey resmen kurulmuştur. Radyo ve Televizyon alanlarında düzenlemeler yapılmıştır. Tekelleşmeler çoğalmıştır. Daha sonraları TRT tekrar düzenlenmiş, RTYK kurulmuş bunların dışında ise yayıncılıkta devletin tekelinin kaldırılması süreci başlamıştır. RTÜK’ ün yayı durdurma cezaları düzenlenmiş, Frekans İhalesi Süreci başlamış, RTÜK yasalarında değişikliğe gidilmiştir.
Yazımızın sonuç bölümünde yazabileceklerimiz kitle iletişim alanında yapılan yeniliklerin hala tam anlamıyla yerinde davranışlar olmadığını bunların daha yeni 2006’lar da bir istikrar yakaladığı görünmektedir. Hele de 1990 yıllından itibaren açılan ticari televizyon kuruluşları reyting uğruna şiddet ve cinselliği sıkça kullanarak, zaten okuma alışkanlığı olmayan Türkiyemiz’de bazı şeyler istismar edilmiştir. Olumsuzlukların giderilmesi için 1994 yılında kurulan RTÜK’ün kurulmasının ardından yayın türü genel olarak olumlu gelişmeler yaşanmıştır. 1980’li yıllarda darbelerin el koyduğu basın daha önceleri yine aynı şekilde darbe ve tek partinin elinde bir oyuncakmış gibi oynanması propaganda aracı olarak kullanılması basının değişim ve gelişimine gölge düşürmüştür. Aslında bu günlerde içerik yönünden fazla bir şeyler değişmese de olumlu gelişmeler söz konusudur. Sizin bu kitabınız da eleştirebileceğim pek fazla yer yok nedeni ise bu kitabın bir tez kitabı yani tezlerden oluşturulmuş bir kitap olmasıdır. Kitabın nerdeyse tamamı başka kişilerin kitaplarından alıntılarla doludur bu da tezin olmazsa olmazlarındandır. Kitap Türkiye’nin gerçekleri anlatması açısından güzel bir eserdir. Tabiî ki denilemez ki bu kitap Sizinle İletişebilirmiyiz kitabında olduğu kadar akıcı, hikâyemsi değil tamamen teorik ve terimlere yer verilmiş tanımlamalar yapılmıştır. Bizlere böyle eserler yazmak nasip olur mu acaba, bizlerde sizlerin ışığından feyiz alarak öğrencilerimize böyle eserleri değerlendirip, özetlemesini isteyebilecek miyiz? Tabi bunların gerçekleşmesi için başta sizlerin dediklerine itaat etmek ve yerine getirmekle yolun başlayacağını unutmamak gerekir. Teşekkürler…
Doç. Dr. Metin Işık
|