Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
ANASAYFA HAKKIMDA ARKADAŞLAR BİZE ULAŞIN RESİM GALERİSİ DEFTER MEMLEKETİM
ANA MENU
» ANASAYFA
» HAKKIMDA
» ARKADAŞLAR
» İRTİBAT
» GALERİ
» DEFTER
» MEMLEKET
FAYDALI BİLGİLER
» TARİHİ HİKAYELER
» KİTAP ÖZETLERİ
» TARİHTE BUGÜN
» OKUMA LİSTESİ
» ÇALIŞMALARIM
» ÜNİVERSİTEM
» BİLGİSAYAR
» PROJELERİM
» YAZILARIM
» ŞİİRLERİM
KÖŞE YAZILARI
ŞEMDİNLİ ROPÖRTAJI

DEVAMI...

OSMAN UTKAN
Günlük hayatımızda meydana gelen TV ve

DEVAMI...

HÜSEYİN DALKILIÇ
Cuma günüydü. Ahmet okuldan yorgun ...

DEVAMI...

MEHMET ALTINDAĞ
NEYİ PAYLAMAMI-YORUZ ...

DEVAMI...

İLYAS KAPLAN
ŞİİR
Canınmı çıkardı yakına gelsen

DEVAMI...

MUSTAFA BOSTANCI

SULTAN ABDÜLHAMİD’İN HATIRA DEFTERİ

       II. Abdülhamid Han, Osmanlı Sultanları arasında 34. Padişah, 33 Sene Padişahlık etmiş ve İslam halifelerindendir.  II. Abdülhamid Han şahsi özelliklerinden çok, devrinde meydana gelen oldukça önemli siyasi – sosyal gelişmeler karşısındaki tutumuyla eleştirilmekte ya da övülmektedir. Osmanlı tarihinin en çetin ve en zorlu bir döneminde tahta çıkan II. Abdülhamid Han otuz üç yıllık muazzam bir tarih dilimini kapsayan ve siyasi entrikalarla beraber Batılı düşünce akımlarının da alabildiğine hız kazandığı, buna karşılık Pan-Türkizm ve Pan- İslamizm tezlerinin boy gösterdiği zamanda tahta geçmiş ve iyi bir yönetim sunmuştur. Bu dönemi, dikkate almamak mümkün değildir. Bu kitapta Hakan’ın anlattıkları, kendisine yapılan bazı yanlışlara cevap niteliği taşımaktaysa da bu anılar bence daha çok yakın tarihimizin önemli olaylarına ışık tutmaktadır. Sultan bu kitapta tahta geçtiği zaman dilimi için de oluşan, cereyan eden olayları esaret yılların da kaleme almış ve kendi elyazısı ile yazdığı belgelere tabi tutulmuş bir kitaptır. Bazı tarihi olayları aydınlatmaktadır…

Sultan kitabın da yani hatıra defterin de kendisine bazı konular da söylenen sözlere de cevap vermektedir. Edebiyata değil, edepsizlerin düşmanıyım gibi… Bu konu hakkın da Kemal Bey’ e (Namık Kemal) öldüğü güne kadar kesemden aylık vermez ve oğlunu saray hizmetine almazdım. Ben edebiyata düşman olsaydım. Ekrem ve Ebüzziya Beylerin nazlarını çekmezdim. Abdülhak Hamit Bey’i dolgun aylıklarla rahat yaşatmaktan başka, ara sıra borçlarını da vermek gibi hayır haklıklarda bulunmazdım. Bir ara tacıma ve tahtımla uğraşmak istemiş olan Murad (Mizancı Murad) Beyin her münasebetsizliğine katlanarak, istifa ettiği halde etmemiş kabul ederek devlet hizmetinde kalmasına razı olmazdım diye kendisini savunmuştur ve bence de haklıdır zaten. Şu zaman da kim düşmanına iyilik yapar onu affeder ki. Mithat Paşa ve arkadaşlarının Sultan Abdülaziz’in öldürülmesinde parmağının olduğunu savunur. Tarih kitapların da yazdığı gibi bir intihar olmadığını bunun bir cinayet olduğunu anlatmıştır. Sultan Abdülaziz intihar mı etti yoksa onu şehit mi ettiler?..

Amcam öldürülmüştür, önce, doktor raporu o kadar lastiklidir ki dünyanın her yerinde en büyük tıp bilginleri tarafından tartışılabilir. İntihara kalkışan bir kimse , iki kolunun damarlarını birden nasıl kesebilir?.. Bunu daha o zaman, doktorlar ortaya koymuş, yazarlar kitaplarına geçirmişti. Ahmet Mithat Efendi merhumun “Üss-i inkılâp”ındaki şüpheli satırlar, Mithat Paşa’nın mahkemesinden de, mahkûmiyetinden de önce basılmış ve yayınlanmıştı; hem de dört yıl önce… Ve padişah bu olayın faillerin den olan Mithat Paşa’yı mahkemeye çıkardı. Mahkeme açık yapıldı. Muhakeme usulleri dışına çıkılmamıştır. Tanıklardan başka, bazı suçluların itirafları da var. Adalet mercilerinden geçmiş olan bir hükmü, bir de vezirler, devlet adamaları ve din bilginlerinden kurulu bir fevkalade heyete inceleterek fikirlerini istedim. Hiç kimseyi bir mana ve madde olarak baskıya almamış olduğum da içlerinden bazılarının, büyük bir özgürlükle fikirlerini söylemiş olmalarından bellidir. Dikkat edilirse bunların içlerinde şahsıma bile söz dokunduranlar oldu. Böyle olduğu halde, toplanan oylar, hüküm giyenlerden yana bir çoğunluk sağlayamamıştı. Ben bu konuda mahkemelerden de, vezirler, devlet adamları, din bilginlerinden kurulu fevkalade Heyet’ten de insaflı kalarak hükümlülerin hayatlarına merhamet ettim: idam hükmü hiçbiri hakkında uygulanmadı.

Şimdi, mahkeme kararından da, doktor raporundan da daha kuvvetli bir akıl delilini de ben öne süreyim: Sultan Azizi hal’ etmek fikri, en önce Serasker Hüseyin Avni Paşa’ya gelmişti. Mithat Paşa ile bu işe karışmış öteki devlet adamaları, olaya adeta sürüklenerek karışmışlardır.

Hüseyin Avni Paşa; Serasker’i, padişaha düşman eden sebep,  bir aralık rütbe ve nişanları alınarak memleketi olan Isparta’ya sürülmüş olmasıdır. Kinci Hüseyin Avni Paşa bunu unutmadı ve eline geçen ilk fırsatta intikamını aldı. Fakat padişah onu affetmişti. Hüseyin Avni Paşa, kininin homurtuları içinde yaşıyor ve bunu kimseye belli etmemek için elinden geleni yapıyordu. Avrupa’ya gidince, kaplıcalardan çok, devlet kapılarını çaldı; Fransa ve İngiltere’ye gittiği zaman da İngilizlerin kucağına düştü…

Zaten Avrupa dönüşü, gerek Saray’a gerekse yakın dostlarına getirdiği ağır hediyelerin, sürgünden yeni dönen ve yoksulluk çeken bir Paşa’nın varlığının çok üstünde olduğu, o günler gözümden kaçmamıştı. Rahmetli amcamın bunu nasıl dikkat etmemiş olduğuna hala şaşarım ; hem de kendisine , değeri çok yüksek , tarihi , murassa bir çift şamdan getirmiş olmasına rağmen!.. Bu bir çift şamdanın Paris’ten üç bin altına satın alındığını da sonradan tahkik edip öğrenmiştim. Mithat Paşa bunlarla kalmamış Osmanlı devletine güvenmeyip İngilizlere güveniyordu.

“Mithat Paşa İngilizlere Güveniyor”

Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa’nın yoldaşıydı. Birlikte olup amcamı tahtan indirmişlerdir. Mithat Paşa da Hüseyin Avni Paşa gibi İngilizlerden yana bir politika izliyor ve her halinden, İngilizlere güvendiği görülüyordu. Bir mülkün serasker ve sadrazamlık mevkiine yükselen bir kimsenin, yabancı bir devletten para almış olmasını havsalam kabul etmiyordu. Eğer Mithat Paşa da aynı yolun yolcusu ise, devlet tuzağa düşmüş demekti. Osmanlı devleti zor durumdaydı. Balkanlardaki devletlerle savaş halinde olmasına rağmen Mithat Paşa’nın istediği gibi savaşa girilmiştir. Rus – Osmanlı savaşı yani 93 harbi çıkmış ve Osmanlı devleti yenilmiştir… Mithat Paşanın kendisinin pek önem verdiği adaletin karşısına çıkacağını anlar anlamaz, buna herkesten önce kendisinin taraftar olacağı yerde – soğukkanlı bir cani gibi davranarak ve bir Osmanlı veziri olduğunu aklına bile getirmeden – doğruca İngiliz Konsolosluğu’nun yolunu tuttu. İngiliz Konsolosu izinli olduğundan onu bulamayınca, Fransız Konsoloshanesi’ne sığındı.

Başka hiçbir delil olmasa, bir Osmanlı veziri ve valisi olarak mahkeme huzuruna çıkacağı yerde, bir yabancı konsoloshaneye sığınmayı düşünmüş ve bunu yapmış olması başlı başına suçlu olduğunun reddedilmez vesikasıdır. Devletimizin bütün tarihinde böyle bir emsal gösterilemez!

Mithat Paşa’nın konağında hemen her akşam Kemal Bey (Namık Kemal) , Ziya Bey (Ziya Paşa)  ve Rüştü Paşalarla diğer arkadaşlarının toplanıp içtiklerini ve ileri geri konuşmalar yaptıklarını öğreniyordum. Mithat paşa gibi mason oldukları ortaya çıkmıştı. İngiltere, her türlü fitneyi, masonluk kanalından yürütmeye devam ediyordu.

Mithat Paşa meselesin de bu kadar direnişim, bu ismin hayatıma bir leke gibi sürülmek istenmesindeki genel inattan çok üzüldüğüm ve nefret ettiğim içindir. Diye kendisini savunmaktadır ve amcasının şehit edilmesini bu cümleleriyle haklılığını kanıtlamaya çalışmaktadır.

Namık Kemal 9 Mart 1333 (1917) Beylerbeyi

Çok karışık ve çapraşık bir insandı. Kemal Bey’in ne yapabilip ne yapamayacağını bir türlü kestiremezdiniz. Onu yakından tanıyanlar, Saray’la iyi geçindiği günlerde “Osmanlı Tarihi” yazdığını, arası bozuldu mu  “Köpektir zevk alan sayyad-ı bi insafa hizmetten” diye ejderha kesildiğini çok iyi bilirler. Namık Kemal Hanedana bağlıydı ve vatanperverdi

Yanlış Söylentiler 10 Mart 1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı

Ziya Bey, nimete ve mevkiye doymaz bir adamdı. Kemal Bey ne kadar samimi ise, Ziya Bey de o kadar haris ve hesabi idi. Kendisini vezirlik mertebesiyle Suriye valiliğine tayin ettiğim halde, memnun değildi; gözü sadrazamlıktaydı. Mithat Paşa’nın her bakımdan o kadar benzeri idi ki, Mithat Paşa, Avrupa’ya uzaklaştırıldıktan sonra İstanbul’daki arkadaşlarına Ermeni cemaati yolu ile nasıl paralar, hediyeler göndermişse, Ziya Bey de (Paşa) Suriye’den (yaranma ) hediyeler gönderiyor, yazdığı yazıların İstanbul matbuatında imzasız çıkmasını sağlamaya çalışıyordu

Kızıl Hayvan” 1 Mart 1333 ( 1917) Beylerbeyi Sarayı

Musahibim evvelki gün Fransızca küçük bir kitap getirdi. Adı: Piyer Kiyar’ın Hatırasınadır. Methiye ve Hicviyelerden yapılmış bir kitapçık, övülen, Piyer Kiyar, yerilen de ben…
        Piyer Kiyar’ı ismen bilirim. Yirmi üç yıl önce İstanbul’a gelmişti. Ermeni mekteplerinde fesad muallimi idi. Üç dört sene kaldıktan sonra def olup gitti.
Tuhaf! Bana: (Kızıl Hayvan – Bete Rouge) lakabını takan Piyer Kiyar’mış… Bana yabancı ülkeler tarafından çok yakıştırılmış birçok unvanlarım vardır… Kızıl Hayvan payesinin verilme sebebini bu kitaptan öğrendim. Ve öğreten de Aharonyan , Çobanyan adındaki iki Ermeni hatibinin hararetli nutuklarıdır!..
… Piyer Kiyar , Ermeni okullarına öğretmen olarak 1893 yılında İstanbul’a gelmiş, Ermeni gençlerine felsefe ve edebiyat tarihi ile birlikte “Türklerin boyunduruğundan kurtulmak için çalışmak” dersleri vermiş!.. Başarılı da olmuştur. Tabi daha sonraları Piyer ele geçirilmiştir.

Ermeni Meselesi 12 Mart 1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı
Dün yazdığım satırları bugün bir daha okudum. Gladston’un “Kızıl Sultan”! Tarih sahnesinden çekileli sekiz yıl on bir ay oldu. Acaba Ermeni vatandaşlarım hallerinden daha memnun ve geleceklerinden daha güvenli midirler?..

Rus, Fransız, İngiliz Elçileri Sahnede 13 Mart 1333( 1917) Beylerbeyi Sarayı
         Ermeni Meselesi, Ermeni meselesi değildir. Rahat bir yürekle söyleyebilirim ki, Ermeni kavmi (milleti) , Osmanlılığı en iyi benimsemiş, onu en iyi temsil etmiş bir kavimdir. Medeniyetimize hizmet etmişler, devletimizin bekasına çalışmışlar, hizmetleri ve sadakatleri ile mümtaz Osmanlılar çıkarmışlardır. Ermenilerin bizden hiçbir şikâyetleri yoktu. Fakat Ruslar, Bulgaristan üzerindeki emellerine ulaşınca, Osmanlı imparatorluğundan yeni bir parça koparmak için, Ermenileri parmaklarına doladılar. Gönderdikleri ajanlarla, önce papazları, öğretmenleri ele geçirdiler, sonra da buldukları macera düşkünü Ermenileri bizim aleyhimize çevirdiler.
         Hiçbir kavim, bağlı olduğu ülke zayıflarsa rahat durmaz. Bu sebeple, Ermenilerin de tek başlarına uslu oturduklarını söylemek istemiyorum. Fakat tek başlarına hiçbir güçleri olmadığı için, diğer kavimler gibi onlar da bir süre daha bekleyebilirlerdi. Ancak tahrik ve fitne, bazılarını hemen ayaklandırmaya yetti.
        Aslına bakacak olursak Ruslar, Türkiye’de müstakil bir Ermenistan kurulmasından yana değildiler. Çünkü kendi sınırları içinde de Ermeniler vardı, o zaman bunlar da bu Ermenilere katılmak isteyeceklerdi. Rusların hesabı, kendi Ermenilerinin ağızlarına bir parmak bal çalmak. Türkiye’nin başına bir gaile çıkarmaktan ibaretti. Fitneyi bastırmak için elimden geleni yaptım… Türk kılığına girmiş Ermeni eşkıyaları oyunun ikinci sahnesini oynuyorlardı. Türk kılığına giren Ermeniler, kendilerine yardım etmek istemeyen kendi vatandaşlarını öldürüp sonra da “Görmüyor musunuz, sizi Türkler kesiyor, siz hala bizimle birlik olmuyorsunuz” demeye başladılar. Bir yandan da Türk köylerine giriyorlar ve Müslüman halkı türlü işkencelerle öldürüyorlardı. Bunların içinde, vücudu bıçakla yarılıp içine barut doldurulduktan sonra tutuşturulanlar da vardı! Bu Ermeni tahrikçileri özellikle Sason bölgesinde tahriklerini sürdürüyorlardı. Bu gibi olayların bastırılması sonucu Rus, Fransız, İngiliz Elçileri Sahnede 13 Mart 1333( 1917) Beylerbeyi Sarayına geldiler haksızlığa uğradıkları için…
         “Masonların Beslediği Jön Türkler!..”
         Ahmet Celalettin Paşa’nın Mısır’da Ali Kemal Bey’den aldığı bir mektubu görmüştüm. Bu mektup her halde Yıldız evrakı arasında saklıdır. Kimin nereden para aldığını isim isim yazıyordu. Bu mektupta Dr. Ahbullah Cevdet, Dr. İshak Sükûti, Dr. Bahattin Şakir, Dr. Nazım, Dr. İbrahim Temo’nun Fransız ve İtalyan localarına bağlı olduklarını ve bu locaların yardımı ile yaşadıklarını, hatta memleketteki ailelerine dahi bu localar eliyle para gönderildiğini yazıyor ve bunların vesikalarını gönderiyordu.
         Fakat mason locaları, bütün takiplerimize rağmen , “İttihat ve Terakki”ye bağlı subayları harekete geçirince, bu avare insanlar birer bayrak haline geldiler. İşte Jön Türk’ler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hikâyesi de budur…
         İngilizler istediğim ittifaka sürüklemek için Anadolu - Bağdat demiryolu hattını Almanlara verdiğimi söylemiştim. İngiliz elçisi bir gün huzurda bana uzun Anadolu, Suriye ve Hicaz topraklarının tarihin en büyük medeniyetlerine beşik olduğunu sayıp döktükten sonra, buralarda yeraltı kazıları yapmayı düşünüp düşünmediğimi sordu. Yeraltından çıkacak eski paralar, kırık testiler, heykelcikler define değerindeymiş bura da çıkacak bilgiler de tarih bile değişeceği söyleniyordu.
        “ İngiliz Aldatmacası”
        Gelen haberlerden, Musul’daki ve Bağdat’taki heyetlerin satıh (yüzey )çalışmalarını bırakıp kuyular açmaya başladıklarını öğrendim. O zaman maksatları ortaya çıktı. Beni dürüstlüklerine inandırmak istiyorlar, böylece daha rahat çalışma imkânı elde etmek istiyorlardı. Kıymetli taşlarla donanmış ve eski diye bana sunulmuş kırıp küpler , küçük heykelcikler değil, petroldü!..
        Akılları – Fikirleri Petrolde”
       Keyzer’in bu davranışı bende çok iyi duygular yaratmıştı. Alman imparatoru ile birlikte memleketimize bazı bilginlerde gelmişti. Bu bilginlerin için de tıpkı İngilizler gibi, kazılara meraklı olanları vardı. Onlar da Musul çevresinde eski eserler aramak istiyorlardı. Kendilerine müsaade ettim. Fakat İngiliz heyetlerinin petrol kokusu aldıklarını bildiğim için, yaverlerimden birini, bir başka nam il Musul’a gönderdim ve kazıları yerinde izlemesini tembih ettim.
        Aradan çok kısa bir zaman geçmişti. İmparator hala memleketimizin misafiri idi. Selahattin Efendi’den bir rapor aldım. Alman heyeti de tıpkı İngilizler gibi, kuyular açıyorlar ve sondajlar yapıyorlardı. Bu samimiyetsizliğe üzüldüğümü ifade ederim. Çünkü Alman İmparatoru, petrol almak teklifiyle de gelseydi, ben ona bazı şartlarla bu arama ruhsatını verecektim.
       31 Mart Hadisesi 31 Mart 1333 (1917) Beylerbeyi
      Tarihi koyarken elimde olmadan titredim. Bu isim, rakam olmaktan çıkmış, bir tarih dönemine nişan olmuştur. Otuz bir Mart hadiselerinin ortaya çıkacağını, önceden pek az kimseler hissettiler. Fakat hakikati, sebebi ve sebep olanları hiçbir kimse tamamıyla bilmemiştir. Bu meselenin kapalı kalmasını asla istemem. Hiçbir yönünü saklamadan, değiştirmeden yazacağım.
Otuz bir Mart hadiseleriyle benim kesinlikle ilişiğim yoktur. Hatta kendiliğinden gelmiş bu fırsattan yararlanmaya bile tenezzül etmedim. Eğer hadiselere girmek isteseydim ve istifadeye düşünseydim, bugün Beylerbeyi’nde değil, Yıldız Sarayı’nda bulunurdum.
       10 Temmuz’da pek zayıf oldukları halde, benim hoşgörümü zaafıma veya kuvvetimden yararlanmak yolunu bilmediğime bağlayarak (İttihat Ve Terakki Cemiyeti) yukardan atıp tutmaya başladı. Bakston’a verilecek ziyafet meselesinde Kamil Paşa’nın haklı itirazı Babıâli ile (İttihat ve Terakki) genel merkezinin arasını açtı. “ Nigehbân-ı Meşrutiyet” (Meşrutiyet Bekçileri) olmak üzere Üçüncü Ordu’dan getirilen avcı taburları ve bu taburlardan ikinci fırkanın bir taburunu birdenbire tepelemeye kalkışması, İstanbul’daki askerlerin kalbini kırmıştı. İttihat ve Terakki, her gün biraz daha düşüyordu, iki taraf gazeteleri ise, hususiyetle İslamları birbirine düşürmekteydi.
       Kamil Paşa, kâfi tedbirlere başvurmanın yeri ve zamanı geldiğini söyledi. Edirne’de bulunan 2. Ordu Kumandanı Ferik Nazım Paşa da, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin her işe karışmasından ve cemiyete bağlı subayların tavır ve tutumlarından iyice usanmıştı. Kâfi tedbirler alınmasını bana yazı ile bildiriyordu. Avcı taburlarını geri çevirmeyi ve buradaki askerleri yatıştırıp azaltmayı kararlaştırmıştık… Nedeni Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmamaktı…

       
         Mahlu’ Bir Padişah 1 Nisan 1333 ( 1917)Beylerbeyi
         Martın 31’nden Nisan’ın 13. gününe kadar çok üzüldüm. İstanbul’da düzen baştan aşağı bozuldu. Neferler, rast geldikleri bazı subay ve sivilleri öldürüyorlar… Hükümetin kolluk gücü zayıf… Dokuz aylık çılgınlıklar, saltanat ve hilafet nüfuzunu olağanüstü sarsmış… Böyle olmasaydı, zaten devletsizlik ve karışıklık sürmez, belki de hatta çıkmazdı. Askerin karşılık vermesini istemediğim gibi, tüfekçilerinden, Halil Bey’in karşı koymak için yaptığı teklifini reddettim. Bu sadık bendemin (kul) ayaklarıma kapanarak ve ağlayarak söylediği şu sözlerini hatırlıyor ve her düşündükçe, efendisine bağlılık yolunu darağacına kadar götürmüş olan Halil Bey’i, bu iyi kalpli, mert Arnavudu, rahmetle ve fatiha ile anıyorum.
        -Müsaade buyurunuz Padişahım!.. Uzun yıllar ekmeğimizi yedim. Etim kemiğim, çocuklarımı etleri, kemikleri, sizin ekmeğinizle oluştu! Üç buçuk serserinin taç ve tahtınıza saldırmana karşı susarak, yalnız vicdanımız önünde utanmakla kalmaz, kavmimiz (milletimiz) önünde de rezil ve haysiyetsiz oluruz!
        Zavallı Halil Bey!.. Bunları bana o kadar samimiyetle söylemişti ki, kendime hakim olmasaydım, belki de sözlerimin tesirine kapılırdım. Asılırken acaba bana kırgın değil miydi?.. Padişahı ondan razıdır. Allah da razı olsun! Hareket ordusu, korkak görünen kahramanlara, ya da kahraman görünen korkaklara ne kadar benziyordu. Milli Meclis’in Ayastefanos’ta toplandığını işitmiştim. Saltanat günlerimde hal edilmek tasası beni sık huzursuz ederken, gariptir ki, 31 Mart’tan Milli Meclisin karar aldığı güne kadar güven ve rahat içindeydim. Çünkü davranışlarımdan kuşkum yoktu. Hükümetin halka gözdağı veren gücünü İttihat ve Terakki Cemiyeti, cemiyetin kuvvetini de 31 Mart Olayı kırmıştı. Eğer Saltanat ve: Hilafet makamlarının etkili gücünü iyi kullanmamış olsaydım, gerek İstanbul’da, gerek vilayetlerde kan gövdeyi götürürdü.
         Güya ben, Bosna – Hersek’ten başka ayrıca fedakârlıklarda bulunarak, Avusturya’dan şahsım ve saltanatımın devamı için korunmamı istemişmişim! Bu iftirayı nefretle reddederim. Ben, hiçbir zaman devletlerden ve yabancılardan korunma dilenmek tenezzülünde bulunmadım. 31 Mart’ta ve bunu izleyen günlerde ne isteseydim, yapabilirdim. Birbirini kıskanan devletler , gözümün içine bakıyorlardı!..
Kaçmaya Tenezzül etmedim. Canımı korumak kaygısı ile kararsız ve perişan olduğum sanılırken, ben sağlam bir yürekle tanrıma sığınmış, olup bitenlerin bana ne getireceğini bekliyordum. Son saate kadar kaçabilirdim de…
        Selanik Göçü 3 Nisan 1333 (1917) Beylerbeyi
        Esat Paşa’nın edep dışı hitabından sonra, Arif Hikmet Paşa’ya döndüm: “Şeriata ve Mebusan Meclisi kararına boyun eğiyorum,” dedim. Sultan, Sultan Murad’ın da ikamet ettiği Çırağan Sarayı’nda son günlerimi çoluk çocuğumla geçirmek isterim. Bunu temin ediniz. Yarın sabah bahçeden geçer daireme yerleşirim.”
Bu isteği kabul edilmemişti tabi ki.
        “ Zor Yerdeydim”
       İçeriye oğullarım, kızlarım, musahiplerim ve yakınlarım girip çıkıyordu. Her biri bir başka şey söylüyor, ağlıyor, üzülüyorlardı. Ben de beyhude olduğunu bildiğim halde, yine onları teselli etmeye çalışıyordum. Nihayet beklenen haber geldi. Başkâtip Ali Cevad Bey, Selanik’te bir konağa yerleşeceğimi ve gitmek için hemen hazırlıklara girişmemi tebliğ ediyordu.
        Etrafım da çığrışan evlatlarıma bakıp Ali Cevad Bey’e:
“ Her türlü şahsi teminatı veriyorum! Hiçbir şeyde gözüm yok. Milletimden son istediğim, şu birkaç zamanlık ömrümü çoluk çocuğumla Çırağan Sarayı’ndaki dairede geçirmektir. Beni bu kadarcık isteğimden mahrum etmesinler…” dedim. Başkâtibin üzerine bir laubalilik çökmüştü. Bana cevap verecek gibi oldu, yüzüne baktım, sustu ve çekildi. Bu hareketinden, kararın kesin olduğunu anlamıştım. Başkâtibim de mevkiini kaybetmemek için, yeni iktidar sahiplerine şirin görünmeye çalışıyordu. Nitekim az sonra tekrar geldi ve Selanik’e gitmek zorunda olduğumu, Ferik Hüsnü Paşa başkanlığında bir heyetin ben Saray’dan çıkarmak için beklediğini – bu sefer yüksek sesle- bildirdi. Bu davranışından belli ki heyet, kapının önündeydi.”…
       Selanik’te İlk Günler 4 Nisan 1333 (1917) Beylerbeyi
       Selanik’te Alatini Köşkü, deniz görür, hoşça bir yerde kurulmuştur, içinde geçirdiğim mihnet ve mahpusluk günlerini bir kenara koyabilsem, pek sevimli bir köşk diyeceğim…
Bize ilk gece yemek olarak – Allah eksikliğini göstermesin – bir kuru pilavla biraz yoğurt çıkardılar. Selanik valisi şahsım için bir tabla yemek göndermişti, geri çevirdim. Çatal kaşık, bardak olmadığı için çocuklar ve büyükler elleriyle yiyebildiklerini yediler ve yattılar. Ben, eski püskü iki koltuğu birbirine yaklaştırarak uykuya çekildim. Kapılar üstümüzden kilitlendi. Yalnız benim odamda küçük bir mum yanıyordu. Mithat ve Mahmut Paşaları Taife gönderdiğim zaman, oradaki ihtiyaçlarının neler olabileceğini düşünüp icabını yapmak için tehalük (heyecan) gösterdiğimi hazin hazin hatırladım. Beni tahtan indiren askerlerde benim kanımı taşıyorlardı. Hiç vakitleri olsa , akılları başlarında olsa , padişahlarına acımasalar bile, masum çoluk çocuğa böyle   davranırlar mıydı?..
Sarayda II. Abdülhamid Han’a suikast girişiminde bulunmuşlardı…
       
        Padişahın Şahsi Serveti Alınıyor 5 Nisan 1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı 
        Benden sonra Yıldız sarayı hazinesinden başka, eşyalarının da yağma edildiklerini işitmiştim. Buna biraderim Padişahın nasıl göz yumabilmiş olduğunu hala anlamıyorum. Çünkü bunlar milletin malı idi, onları saklayıp gözetmek de hükümet kadar – Padişah’ın da vazifesiydi. Her neyse… Selanik’e geldiğim zaman, beraberimdeki birkaç parça mücevherle, İsviçre ve Berlin bankalarındaki nuküt (para) , esham ve tahvilattan başka hiçbir servetim yoktu, ittihatçılar, bu sefer de bu paraya göz diktiler.
       Bir sabah Muhafız Kumandanı Fethi Bey’i beni görmek istediğini söylediler, “buyursun” dedim. Geldi. Evza-u etvam (davranışı) hürmetkâr, konuşması nazikti. İlk evvel hal ve hatırımı sordu. Bir şeye ihtiyacım olup olmadığımı öğrenmek istedi. Bu meyanda izhar ettiğim( açıkladığım) bir iki arzumu hemen yerine getireceğini vaat ettikten sonra, başını önüne eğerek bir müddet sustu. Bir şey söylemek istediğini, fakat nereden gireceğini düşündüğünü hemen anladım.
      Sözü bu kere memleketin durumuna, ordunun ihtiyaçlarına getirdi. Hele ordunun ihtiyaçlarını sayıp dökerken, bir Erkan-ı Harp (Kurmay) vukufu içinde dile getiriyordu. Sözünü şöyle bağladı:
 - “ Ordu” yardımlarınıza muhtaçtır.
       Benim gibi mahlûl (düşürülmüş) bir padişah orduya nasıl yardım edebilirdi! Çoluk çocuğumla birlikte sürülmüş, bir köşke hapis edilmiştik. Gazete okumaya bile hakkımız yoktu. Devletin verdiği, 1000 lira ile yaşıyorduk. Bu, yaşamamız için bile yetmiyordu. Teaccüple (hayretle) sordum: 

  1. Nasıl yardım?..

  2. Bankalardaki nükut ve tahvilatınızı orduya bağışlamak suretiyle…

  Sultan çoluk – çocuğunu düşünüyor onlar ne olacak diyordu…
 ……
       “Çocuklarının İstikbalini Düşünüyorum
       Bir hakikatti ki, Selanik’e geldiğim ilk günden beri, çocuklarımın ve bilhassa kızlarımın istikbali, ben bana olarak çok meşgul etmiştir. Kızlarım sözlü idiler. Abdürrahim Efendi, tahsil çağına gelmişti: Kızlarımı bir an önce evlendirmek, bu suretle benimle mahpus hayatı yaşamalarından kurtarmak istiyordum. Gerçi onlar, benimle beraber olmaktan memnun görünüyorlar, çektikleri acıları bana duyurmamaya çakışıyorlardı ama ben nasıl bir sıkıntı içinde olduklarını yakinen biliyordum. Bu sebeple Fethi Bey’e söylediklerim bir hakikatin ifadesiydi.
       Hükümetle veya Saray’la muhabere etmem mümkün değildi. Ancak muhafızım Fethi Bey vasıtasıyla 3. Ordu ile irtibat kurabiliyordum. Böylece bir mektup yazdım. Bu mektubumda, tahsil çağını geçirmekte olan Abdürrahim Efendi’nin İstanbul’da bir mektebe yerleştirilmesini, kızlarımın, sözlüsü olan Ahmet Eyyup Paşazade Fuat, Sait Paşazade Fuat ve Ahmet Nami Beylerin birer hafta ara ile Selanik’e gelmelerine izin verilmesini ve Muhafız Kumandanı Fethi Bey’in dairesinde bir imam tarafından evlendirilerek köşkten ayrılmalarına müsaade edilmesini istedim.
      Bu mektubumun karşılığını beklediğim günlerden birinde Fethi Bey geldi;
      —Ferik Hadi Paşa Hazretlerinden bir telgraf aldım, dedi hükümet, yabancı bankalardaki nükut ve eshamınızın ( Hisse senetleri) Selanik’e celbine karar vermiş ve bu vazifeyi Maliye Vekili Cavit Bey’e tevdi etmiştir. Bu hususta tanzim edilmiş bir vekâletname var, imza buyurmanızı rica için tasdik ettim!
….
     “Bir Hacalet Belgesi”
 — Mahmut Şevket Paşa Hazretlerinden bir şifre aldım. Takdim ediyorum. Dedi ve çözülmüş bir şifreyi bana uzattı. Hayretlere gark olarak okuduğum şifre aynen şudur; bundan, Rabbime şekvam (şikâyetlerim) baki, tarih-i adile tevdi ediyorum. Şifre;
Bana ; “ Ya paranı, ya canını” deniyordu ve bu şifre telgrafın altında da Osmanlı Devleti’nin birinci ferik mertebesine yükselttiği “ Hareket Ordusu” kumandanın imzası vardı:
       Mahmut Şevket Paşa!
       Yıkılmıştım. Beni, öldürmekle tehdit ettikleri için değil, bir ordu kumandanının kendisini Meclisi Mebusan ve Ayan’dan da üstün gördüğü ve bunu böyle görmeyenlere şaşacak kadar ileri gidebildiği için yıkılmıştım. Demek devlet yoktu! Saray da , Hükümet de , Mebusan ve Ayan meclisleri de yoktu.. Hatta ve  hatta ordu da yoktu!.. Sadece ikinci ve üçüncü ordular var ve bunların bağlı olduğu Hareket Ordusu vardı. Onun kumandanı bana : “ Öldüğüm zaman bu para nasılsa elimize geçecek, bizi buna zorlama, gönül rızanla ver de elimizi kana bulamayalım” diyor, diyebiliyordu!
     Fethi Bey’e baktım. Yüzü sapsarı, başını yere devirdi.

  1. Getir vekaletnameyi , imzalayacağım!.. Dedim. Hiçbir söz sarf etmeden kâğıdı önüme koydu, imzaladım. Büküp cebine koyarken birden ayaklarıma kapandığını gördüm.

  2. Bu türlü hizmetleri yapacak niyette insan olmadığıma inanınız Hakanım.

Ağlıyordu. Tutup ayağa kaldırdım. Sırtını sıvazladım. Gözlerinde yaşlarla çekilip gitti.
Tanrı bana bu günleri göstereceğine, keşke canımı alsaydı! Seccadeyi serdim, namaza durdum. Gözlerimden sel gibi yaş gidiyordu. Ta  sabah başımı secdeden kaldırmadım: “Yarabbi , sen devletimi eşkıyanın şerrinden koru!.. Yarabbi, senden başka mesnedimiz kalmamıştır!.. Yarabbi , bana başka felaket gösterme!.. Dini mübin-i İslam’ı küffar elinde kahrolmaktan yalnız sen kurtarabilirsin!..
Yazık ki Yüce Rabbim duamı kabul etmedi, bana nice nice felaketleri daha seyrettirdi. “ Ne günahım vardı acaba, ne günahımız vardı” diye düşünüyorum!..
       Servet, Orduya Teslim Ediliyor 7 Nisan 1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı
       Ertesi günü Fethi Bey beni ziyarete geldi, meğer ziyaretinin sebebi veda imiş… Anlaşılan imzanı almakla vazifesini yerine getirmişti ki yerine Kolağası Rasim Celaleddin adında biri tayin edilmişti. Daha önce de söylemiştim, tıpkı çocuklarım gibi, benim gözümde de ehemmiyetli hadiseler mahiyetlerini değiştirmişlerdi. Muhafız kumandanlarının birinin gitmesi, ötekinin gelmesi hepimizi birden ilgilendirdi. Acaba daha sert bir rejime mi tabi tutulacaktık?.. Çünkü gelen kumandan , sert çehreli bir askerdi..
       Fakat ben bir şey istemeye hakkımız olmadığını, verilenle yetinmeye mecbur olduğumuzu anlamıştım. Onun için Fethi Bey’in gitmesi, Rasim Bey’in gelmesi mühim değildi. Taksiratınız ne ise, onu çekecektik; işte bu yeni kumandan Rasim Bey, bir gün odama geldi ve yarın, banka memurlarının, nükut esham ve tahvilatları bana teslim edeceklerini haber verdi. Demek bankalar, imzaladığım vekâletnameyi muteber (geçerli) saymamışlar ve tevdiatımı bana teslim etmeyi şart koşmuşlardı. Bunun, benim için farklı bir tarafı yoktu. Bu işe beni sokmasalar, daha memnun olurdum. Çünkü bu gaileden ailem perişan olmuştu. Abdürrahim Efendi oğlum, sinir nöbetleri geçiriyordu. Üstelik sarılık olmuştu. Kızlarımın durmadan burnu kanıyordu. Refikam yatağa düşmüştü. Banka memurlarının gelmesi demek onların bir kere daha heyecanlanması demekti. Banka memurları gelmişti ve memurlar Sultanla baş başa kalmalarının gerektiğini söyledi. Gerçekten paraları verecek misiniz diye soru yönelttiler bu soruyu padişah evet diye yanıtladı ve hemen çantalar açıldı paralar sayıldı ve paralar orduya verilmek üzere teslim edildi.
       Hatıra Yazmak Yüzünden 7 Nisan 1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı
       Paşanın kendisine tayin edilmiş kâtipler vardı bunlardan Ali Muhsin Bey adlı kâtibim: Bir gün bana:
      — Bu hatıralarınızı niçin yazmıyorsunuz Sultanım? Dedi. 33 yıllık saltanatımda öyle hadiseler geçmişti ki, bunların iç yüzünü yalnız ben biliyordum veya benim çevremde birkaç kişi… Ben yazmaz, onlar söylemezlerse, tarih bu hakikatleri nereden öğrenecekti? Bir gün Ali Muhsin Bey’e:
     —Ben söyleyeyim, sen yaz… Dedim. Ve çok sevindi ben söylüyordum. O yazıyordu. Bir gün yazdığı hatıraları yatağının altında bulup onu tutuklamışlardı. Ben sorduğum da ise onun hasta olduğunu söylüyorlardı. Bunları nöbetçilere öğretmişlerdi. Daha sonra anladım ki benim anılarımı yazdığı için onu tutuklamışlardı.“Demek Hatıraları Ben Yazsam, Mahzen’e Beni Kapatacaklardı.” deyip dert yanmıştır.
       …  “Düşman Çanakkale’ye Dayandı”
       Olan oldu, muharebeye girdik, İngiliz ve Fransız donanması da Çanakkale Boğazı’na dayandı. Gerek İstanbul Boğazı’nın, gerek Çanakkale Boğazı’nın tahkimi için elinden geleni yapmıştım. Zamanında birçok defalar büyük kumandanlarla bu mesele görüşüldü. Donanma ile düşmana karşı çıkamayacağımıza göre Boğaz tahkimatı ve kara Ordusu ile neye muktedir olabileceğimiz uzun uzun münakaşa edilmişti. O zaman bana söylenen, uzun menzilli toplarla donanmayı boğazlara yanaştırmamaya ve mümkün olamadığı takdirde, karaya bir çıkarma yapmasına engel olmaya çalışacaktık. Fakat güçlü bir donanmanın desteğinde bir çıkarma yapıldığı ve sahilde tutunabildiği takdirde, vaziyet çok tehlikeli olabilirdi!
        Harp başladı. Dünyanın en büyük iki deniz devletinin donanması Çanakkale önüne geldi ve çıkartmayı kolayca başardılar. Artık benim için her şey bitmişti. Kahır ve ümitsizlik içindeydim.
         İşte bu günlerde Zat-ı Şahane’nin iradesini tebliğ etmek üzere, Talat Paşa’nın beni ziyaret edeceğini bildirdiler. Geldi. İlk defa görüyordum. Hürmette kusur etmedi. Tombulcaydı. Yüzünde, kendisine güveni olan insanların rahat gülümsemesi vardı. Bu yumuşak görünüşün altından çetin bir ruhun yattığını hemen fark ettim. Hep, o hürmetkâr gülümsemesi ve yavaş sesiyle konuştu. Önce Biraderim Hazretleri’nin selam-ı şahanelerini tebliğ etti, muharebe içinde olduğumuzu anlattı. Çanakkale’de kanlı harplerin devam ettiğini söyledikten sonra, ma’küs bir netice (ters sonuç) çıktığı takdirde, payitahtın belki Konya’ya taşınabileceğini, bu sebeple de benim Bursa’da Hünkâr Köşkü’nde ikamet etmek zorunda kalabileceğimi söyleyerek, buna göre hazırlıklarının yapılmasını, Zat-ı Şahane’nin irade buyurduklarını tebliğ etti.
“ Zafer Haberi Ulaşıyor”
        Hayatımın en karanlık günlerini bu devrede yaşadım. Hakikaten gazeteler, Çanakkale’de düşmanın durdurulduğunu, büyük zayiata uğratıldığını yazıyorlardı. Ben bir türlü bu haberlere inanmıyordum. Fakat İngiliz ve Fransız donanmasının Çanakkale Boğaz’ın zorladığı ve giremediği bir hakikatti. Çıkartma yapmaya muvaffak olmuş, ama ordumuzun karşısında mıhlanıp kalmıştı. Her vasıta ile cepheden haber almaya çalışıyordum. Muhafız Kumandanı Asım Bey’i sık sık Saray’a göndererek sahih malumat almak için çırpınıyordum.
        İşte bu sırada, rabbime şükürler olsun ki, ummaya bile cesaret edemediğim zafer haberi ulaştı. Düşman, tasını tarağını toplamış, askerlerinin yarısını denize, yarısı gemilerine dökerek Çanakkale önünden çekilip gitmişti. Bu büyük zaferi , Mustafa Kemal Bey adında bir miralay (albay) kazanmış!.. Allah , devletime hizmeti geçenlerden razı olsun!..
        Uzun bir müddet sonra oğlum Abid Efendi, benimle konuşurken, bu Mustafa Kemal Bey’le tanıştığını söyledi. Sonradan paşa olmuş… Hem de burada Beylerbeyi Sarayı’nda tanışmışlar! Teaccüp ettim. (şaştım). “ Burada ne arıyormuş?” dedim. “Yüzbaşı Salih Bey (Bozok) arkadaşı…” cevabını verdi. Ara sıra arkadaşını görmeye geliyormuş, Abid Efendi ile de bu münasebetle dost olmuşlar!.. Hatta Mustafa Kemal Paşa, kendisine iki ceylan yavrusu hediye etmiş…
        Bundan memnun oldum. Devletimizin yüzünü ağartmış bir Paşa’nın Abid Efendi’ye yakınlık göstermesi, bir şahsiyeti olduğunu anlatıyordu. Oğluma, münasip bir mukabelede bulunmasını hatırlattım. Biraz vakti halim olsa , “Bir altın saat” hediye edecektim ama hem dedikodusundan çekindiğim hem oldukça müzayeka ( geçim sıkıntısı) içinde olduğum için bir şey söylemedim.

  1. Bir daha arkadaşına gelecek olursa, haber ver, ben de göreyim, demekle iktifa ettim.

        “M. Kemal Paşa’nın Tehlikeli Bir Sükûneti Vardı…”
        Gerçekten bir daha daha gelmiş, bana haber verdiler. Sırtında bir pelerin vardı ve arkadaşına veda ediyordu. Uzaktan yüzünü iyice seçemedim ama sıradan askerlere benzemiyordu; tehlikeli bir sükûneti vardı. Enver Paşa’nın kendisinden niçin çekindiğini o zaman anladım. Bunu, Talat Paşa tutuyormuş!.. Bunlar küçük şeyler!..Çanakkale’de İngiltere , Fransa gibi iki büyük devletin ordusunu ve donanmasını durdurdu, yüzgeri ettirdi  ya , bana lazım olan odur! Muvaffakiyeti için dua ettim.
        Sırası gelmişken, Enver Paşa ile nasıl karşılaştığımı da anlatayım. Alman İmparatoru Wilhelm üçüncü defa İstanbul’a gelmişti. Kendisiyle şahsen dostluğum olduğunu daha önce söylemiştim. Bu ziyafet sırasında Biraderim Hazretleriyle görüşürken, beni sormuş. Enver Paşa da bu konuşma sırasında yanların da bulunuyormuş. İmparator, Zat-ı Şahane’ye mahsusu selamlarını bana ulaştırmasını rica edince, biraderim Hazretleri , Enver Paşa’ya, hem İmparator Hazretleri’nin, hem de kendilerinin selam-ı mahsuslarını bana ulaştırmak ve bir arzum olup olmadığını da soruşturmak için Enver Paşa’yı vazifelendirmiş…
        İşte bu vesile ile Enver Paşa Beylerbeyi Sarayı’na geldi. Haber verdiler, kendisini ayakta karşıladım. Zat-ı Şahane’yi ve imparator hazretlerini temsil ediyordu… Çünkü böyle bir çalışma benim ülkem içinde önemliydi…
       “Şahsıma Bağlı Müstakil Bir İstihbarat Teşkilatı Kurdum”
       Yabancı devletler, kendi emellerine hizmet edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse devlet güven içinde olmazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir istihbarat teşkilatı kurmaya bu düşünce ile karar verdim , işte, düşmanlarımın Jurnalcilik dediği teşkilat budur!..
Bu jurnallerin hakiki olanlarının yanında iftira mahiyetinde olanlarının da bulunduğunu elbette biliyorum. Ama ben hiçbir jurnale, titiz bir tahkikten geçirmeden inanmadım ve onun icabına el sürmedim.
        Ceddi azizim Selim Han (Selim III) “Yabancıların elleri ciğerlerimin üstünde geziniyor, aman biz de yabancı devletlere elçi gönderelim ve onların ne yapmakta olduklarını bir an önce öğrenmeye çalışalım” diye feryat etmişti. Ben bu yabancı elleri ciğerimin içinde duyuyordum. Sadrazamlarımı , vezirlerimi satın alıyorlar ve mülküme karşı kullanıyorlardı!.. Ben, nasıl olur da devletin hazinesinden beslediğim bu insanların ne yaptıklarını, neye hazırlandıklarını öğrenmeyebilirdim.
        Evet, jurnal sistemini ben kurdum, ben idare ettim. Fakat vatandaşı değil , hazineden maaş aldıkları , Osmanlı nimeti ile gırtlaklarına kadar dolu oldukları halde ,devletime ihanet edenleri tanımak , takip etmek için!.. kendi devletini yıkmak , kendi padişahının canına kast etmek karşılığı , yabancı devletten para alan sadrazamları gördükten sonra!...
        “Vatan Hainlerine Karşı Sansür”
        Avrupa’ya gönderdiğim gençlerin bazıları, Fransız İhtilali’ni okuyup öğreniyorlar, bu ihtilalin neden koptuğunu araştıramadan buna özeniyorlar ve memlekete geldikleri zaman, halkı ayaklanmaya çağırmayı vatanseverlik sayıyorlardı; izin vermiyordum. O zaman, tıpkı ülkemin düşmanları gibi bana “Kızıl Sultan” diye hücum ediyorlardı. Ben bu fikirlerin memleketimde yayınlanmasına engel oluyordum. “Sansür” işte budur! Çeşitli çalkantılar içinde ayakta durmaya çalışan ülkeme, şifa yerine zehir sunmak isteyenlerin önüne geçmenin adı “Sansür”dür.
       Yazdım, yine yazacağım. Söyledim, yine söyleyeceğim; benim ülkemde hangi fikir adamı, hangi edebiyatçı, hangi bilgin faydalı bir yazı yazmış, konferans vermiş yahut kitap çıkarmış da ben bunu önlemişim? Bırakınız önlemeyi, ben buna destek olmamışım? Bu kendini bilmez, yaşadığı ülkeyi bilmez, görüp okuduğunu bilmez bazı kalemler, bazı kelimelerle beni taşlamak hevesine düşmüşler ve memurlarım ülkenin vahdetini ve huzurunu korumak için bunları engellemişlerse, kendilerine memleketim namına teşekkür ederim. İyi etmişler, berhudar olsunlar!

  


32. Padişah Abdülaziz 33. Padişah V. Murad 34.Padişah Abdülhamid
 
 SULTAN ABDÜLHAMİD’İN RUHANİYETİNDEN İSTİMDAT

Mabeyn Başkâtibi TAHSİN PAŞA’NIN hatıralarından
Nerdensin şevkatli Sultan Hamid Han,
Feryadım varır mı barigahına?
Ölüm uykusundan bir lahza uyan.
Şu nankör… bak günahına!
Tarihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, hey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi Padişahına!
Divane sen değil, meğer bizmişiz.
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz!
Sade deli değil, edepsizmişiz!
Tükürdük atalar kalbigahına.

Sonra, cinsi bozuk, ahlakı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zina?
Yuh olsun bunların ham ervahına!

Rıza Tevfik

DEĞERLENDİRME

Bu değerlendirmeyi yapmadan önce size bir şeyleri hatırlatmak istiyorum şu anda ülkemizde ve çevre ülkelerde oluşan olaylar bunlar. Başta tererüst başı ÖCALAN’I örnek vermek istemekteyim ki yazdıklarımın daha açık ve anlaşılır olması için. Şimdi duruma baktığımda ülke toprakları,  ülkeyi bir bütün halinde tutabilmek için her Türk gencinin bu görevi yerine getirmesi gerekiyor o görevde kutsal askerlik görevidir. Peki, bu askere giden bir genç ülkeyi koruyacak, fakat ülkeyi parçalamaya çalışanlar da bu vatanın gençleri değil midir? Evet, onlardır, fakat onlarda aynen Mithat Paşa ve arkadaşlarının düştüğü hatalara düşmüşlerdir. Nasıl Ermeniler asırlarca Osmanlı Devletine hizmette bulunup çeşitli devletlerin kışkırtması onların elleri altında kukla gibi oynatıldılarsa. Bu ülkeyi bölmeye çalışan PKK yandaşları bunları görmeyecek kadar kör müdürler, herhalde kör olsalar gerek. Sen gel aynı vatan topraklarında yaşa sana böyle bir hak verilsin oranın ekmeğini, aşını ye oradan geçimini sağla sonra çık o ülkenin gençlerini o toprağın insanını öldür katlet. Bu bir salaklık değil midir? Sorsan kendisi de belki askerlik görevini yapmıştır. Öte yandan yanı başımızdaki Irak, şu anda ona aynı şeyler oynanmaktadır. Bakıyoruz Irak’ta ne varmış nükleer silah üretimi hani nerde bunlar hani… Bu kadar teknolojisi ileri olan bir ABD’nin uydudan bir insanın fotoğraflarını, bir şeyler okuduğunu çeken, uzaya çıkabilen birileri… Bu nükleer santralleri uydudan resimleyemezler miydi de geldiler ta oralardan kalkıp da Irak’a girdiler oranın dirlik düzenini bozdular. Neymiş Saddam orada katliam yapıyormuş milleti öldürüyormuş! Onlar orayı işkâl ederken suçsuz insanları öldürmediler mi? Onların sucu neydi peki. Zamanın da Saddam’ı kullananlar o katliamı yaptıran güçler onlar değil miydi? Onların silahlarıyla yapılmamış mıydı? Peki, şimdi yaptıkları doğrumu akıl mantık kurallarına uyar mı? Neymiş Ladin Amerikan düşmanıymış olabilir o onun düşüncesidir. Sevmeye de mecbur değil zaten, Ladin Afganistan da diye sen git Afganistan’ı işgal et. Oradaki halkın özgürlüğünü sağlayacağım diye oraya asker çıkar. Askerlerin gücüyle oradaki huzuru sağlamaya çalış, bu o ülkenin işgal edildiğinin apaçık örneği değil midir?  Daha da kötüsü bayrağını as o bayrağın altında milleti topla, o millet bağımsız mıdır? Çin’e daha yakın olabilmek için baktın Çin’in ekonomik gidişi güzel sana rakip olmakta onları siyasi yollarla şuanda uyut şimdiden onların kuyusunu kazmak için Afganistan vb Türkî Cumhuriyetlere ve zenginliklerine göz dik.  Zamanın da Uyuşturucu (beyaz) denen lanet şeyin dünyaya dağıtımın da Ladini kullan baktın adam senin dediğini yapmıyor güçleri eline geçirmiş onu öldürmeye kalk bu mudur senin anlayışın? Altan İsrail üstten sen yandan İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya, Almanya vb. gel başımıza efe kesil. Bunları yapanlar sizler değil misiniz? Sizin hep gücünüz Müslüman ülkelere mi yeter. Bakıyoruz nerde bir Müslüman ülke var siz hemen orada değil misiniz oranın kültürünü, dini, dili yok etmeye çalışan siz değimlisiniz? Bunun neresinde adalet huzur anlayamıyorum. Neymiş Filistin halkı katliam yapıyormuş, huzursuzluğu bozuyormuş neyle bozacaklar ki adamların kendilerini koruyacak silahları yok ki. Tarihte böyle yanlışlar olmamış mı peki olmuş, şimdi de o yanlışlar tekerrür etmekte işte. Sen git aynı yanlışları yap kendini geliştirme ve ya önlem alma işte böyle olursun. Neyse biraz çok daldık ama bunları yazmak içimden geldi.

Neyse şu lanet PKK olaylarına geri dönelim onları kullanarak bizi bölmeye çalışanları bizi birinci dünya savaşı veya Osmanlı’nın yıkılma yıllarında yanında gibi görünüp kendi aralarında gizli anlaşmalar yapıp da topraklarımızı paylaşanlar değil midir? Danimarka, Yunanistan… Gibi devletler değil midir? Bu gibi ülkeyi paylaşmaya çalışan bölmeye çalışan terör örgütünün yanında bulunanlar. Saddam’ın yaptığı teröre giriyor da siz işinize gelmeyince PKK terör örgütü olmuyor mu?  Veya sizin yaptığınız gelip de ülkelere saldırıp orada hüküm kurmanız terör olmuyor da nedir peki? Bunlardan hiç bahsedilmez ki, bunların hepsi yalan çünkü (!) gitsen onu ebene yuttur. Şimdi bize bunların yapılmayacağı ne malum peki biz bunlara karşı ne gibi tedbirler alıyoruz. Gidip de tankı İsrail’den alıyoruz, F16 uçaklarının bakımı veya ne desem elektronik aksamını İsrail’den almıyor muyuz? Evet, alıyoruz da peki onlarla zaman gelince belki savaşacağız, savaşta uçak kullanılmayacak mı herhalde kullanılacak ama bir işe yaramayacak neden çünkü onlar bizim kullandığımız uçakların, tankların yapımcısı değil mi, onlar neler yapabileceklerini bilmiyorlar mı, biliyorlar. Peki, daha ne gidip de onlarla yakınlaşıyorsun anlamıyorum, senin mühendislerin yok mu, senin doktorların yok mu, senin yeraltı zenginliklerin yok mu, var ozaman neden kullanmıyorsun da elindeki fırsatları kaçırıyorsun. Gazetelerde okuyoruz bir Türk Dr. şu hastalığın çaresini buldu. Bunu neden kendi ülkemizde yapamıyoruz? Görmüyor musun Japonları adamlara atom bombası düştü adamlar dünyanın en büyük en zirvede insanları oldular. Ya biz bunları neden yapamıyoruz? Yaptırmıyorlar değimli. Peki, ne zaman yapacağız biz bunları çıkmaz ayın on beşinde mi? Sen gel ecdadını kötüle o şekil de eğitim ver. Tabiî ki olmaz bunlar. Adam gelmiş o kadar insanı katletmiş sen onu affedersin paşalar gibi besle doyur, bak her ihtiyacını karşıla sonrada bu olayların önüne geçmeye çalış. Yukarda bir kelimeyi yanlış kullandım paşalar gibi besle, doyur, bak fakat biz şunu gözden kaçırdık ülkesi için o kadar gayret etsin, 33 sene hizmet etsin, o kadar gücün ellerinde sağ kalmayı Başarsın sabah akşam uyumadığı günler olsun sen gel buna sefalet hayatı yaşat yuh senin anlayışına. Düşman bile olsan bunu yapmamalısın sen, bilmiyorsun herhalde Çanakkale de düşman askerine yapılan yiğitliği, o kurşunun arasında kalk da o cesaretle ona yardım et. İş böyle olunca övünen sensin. Fakat yaptığına bak ekmeğini yediğin kişiye gel son günlerin de hizmet etme onun öldürmeye çalış ona suikast düzenle sonra gel ben haklıydım de. Ben de buna inandım. Şimdi bizim AB ‘ye girmeye çalışırken bu olaylar tekrar gerçekleşmektedir. Bunun en büyük örneği seni diğer AB üyeleriyle, aynı statüde bulunmaman, aynı şartları taşımaman, neymiş Ermeni meselesiymiş, neymiş Kıbrıs sorunuymuş, bunlar hiç Yunanistan’a yapılmış mı? Hiç KKRK mi AB ye girerken zorluk çekmiş mi peki KKTC neden bir devlet olarak kabul edilmedi. Bunları hiç düşünmedin mi? Senin aklın bunlara çalışmaz ki sen git başkalarına yalakalık yap onlar senin sırtını okşasın, onları sen dost san… Sen ancak bunları başarırsın neymiş Ruhban Okulu açılsın, neymiş Kürtlerin hakkı varmış… İşte bu kitapta bu gibi aldatmacalara yanıt vermek için Sultan Abdülhamit Han tarafından ve kendi el yazısıyla yazmış olduğu tarihi belge taşıyan şeyler anlatılmaktadır. Ben gideceğim elin Alman’ın yazmış olduğu yazılara mı inanacağım yoksa bu olayların başından geçen ve de yedi evliya gücünde olan Abdülhamit Hana mı? Bilmem bunu siz karar verin artık hangisi size uyarsa. Kendisine bunların önüne geçtiği için lakaplar takılmış kızıl hayvan, kızıl sultan denilmiş bir kişinin feryatlarını anlatıyor. Mithat Paşa gibi arkadaşlarının mason localarına kaydı bulunan devlet liderleri olduğunu yazmaktadır. Bu işler şimdi de eskisi gibi devam etmektedir. Şimdi devletin başında olup da mason olanlar yok mudur? Zaten kitapta şöyle der. Bu gibi Osmanlıya düşman olan devletler amaçlarına ulaşmak için misyonerlik faaliyetlerini kullanıp en çok başarı sağlamışlardır. Bu gerçekler halan devam etmektedir. Şark meselesi, PKK, Ermeni sorunu azınlık sorunları devam etmektedir. Bu kitap işte bu sorunlara cevap vermektedir. Bunların bir aldatmaca olduklarını yazmaktadır. O kadar vatanı için hizmet eden bir Padişahın nasıl sefillik çektirdiklerini, ne kadar zor durum da olduğunu bu gerçekleri yazmaktadır. Şu an da vatan hainlerinin İstedikleri şeyleri elde ettiklerini, oturdukları yerden örgütü yönettikleri gerçeklerine bakarak bu Padişaha yapılan acımasızlık değil midir de nedir peki? Sen gel Padişahı sürgüne götür. Sen gel yapmadığı şeyleri ona yapmış gibi göster millete öyle öğret bu mudur adalet. Sen eğitim için Avrupa’ya git kendi benliğini kaybet gel ülkeme hizmet edeceğim diye Padişahını sürdür ona eziyet et. Bu mudur senin Vatan millet anlayışın.

Bunların dışın da sen gel padişahın kendine ait olan parasını bankadan çekerek orduya vermek bahanesiyle kendi çıkarına göre kullan. Sen parasını vermeme gibi bir olumsuz davranışların önüne geçmek için padişahı tehdit et. Ya paranı ya canını diyerekten. Bilmem ben bunları anlamıyorum fakat şu anda bizler üzerinde oynanmak istenen oyunların daha önce oynanarak amaca ulaşılamayan şeyler olduğu açık ortadadır. Bakıyorum şimdi ABD’nin Irak üzerinde oynadığı oyunlar olsun, AB’nin bizim üzerimizde ki hedeflerine ulaşmak için bize bazı yaptırımları yaptırmaları gibi, şimdi sıra Suriye daha sonra İran sonrada sıra herhalde bize gelecektir. Diye düşünüyorum. Çünkü Irak’ı alırken nasıl İncirlik kullanıldıysa artık bu sıra oluşunca bize ihtiyacı olmayıp. Bizi almak için Suriye üssünü, İran ve Irak üssünü alttan da İsrail, yandan Yunanistan, Üstten Ermenistan acaba saldırırlar mı? Bilmem benim gördüklerim ve bu kitaptan okuyup bu güne yorumladıklarım bunlardır. Çünkü bize yakın olup yüzümüze gülüp yanımızdaymış gibi görünenlerin tamamına yakını ya petrolün ya doğalgazın ya borun ya da stratejik konumumuzun peşindedir diye düşünüyorum. 

ÖNEMLI LINKLER
Osman Utkan Tubitak
OSMAN UTKAN TÜBITAK
Mathilmi Odesa Yazilim
MATHILMI ODESA YAZ.
B.BAKANLIK BASIN YAYIN
Oyun Mezari
OYUN MEZARI ERCİYES ÜNİV
İLETİŞİM FAK MİLLİ KÜTÜPHANE
OSMANLI ARŞİV TARİH KURUMU
DÖVIZ KURLARI
HAVA DURUMU
Copyright @ HDalkilic.Com
hosting Önemli Linkler